ATMA HAMİDİYE ATMA, ŞAPKA’DA GİYECEĞUZ, VERGİDE VERECEGUZ

ATMA HAMİDİYE ATMA, ŞAPKA’DA GİYECEĞUZ, VERGİDE VERECEGUZ

Evet, bu nida Rize’nin Müslüman halkının çaresiz feryatlarıydı gökkubede yankılanan,  Mustazaflığın, garipliğin kendi öz yurdunda parya muamelesi görmenin, ev sahibiyken bir anda kapı dışarı edilmenin tarifsiz acılarının verdiği güçsüzlüğün bir resmiydi.  Bildiğiniz üzere Osmanlı’da sonra Cumhuriyeti kuran irade kutsala ait ne varsa hepsine topyekun bir savaş açmıştı. Önce idare şekli değiştirilmiş ancak bu değişiklik özgün ve bağımsız bir değişiklik olmamış Avrupa’dan ithal edilen kanunlar ufak değişikliklerle kanunlaştırılmıştı. Örneğin idari yargılama kanunu Fransa’dan, Medeni Kanun İsviçre’den,  Türk Ceza Kanunu İtalya’dan (İtalya ceza kanunu dense daha yerinde olurdu) Ceza Muhakemeleri Kanunu ve Ticaret Kanunu Almanya’dan alınmıştı. İşte şapka kanunu da tamamen Batı hayranlığının Müslüman halkı öz kültüründen soyutlamanın, kendi gibi görünmesinden rahatsızlığın bir alameti, farikası olmuştu. Tarihler 25 Kasım 1925’i gösterdiğinde Türkiye’nin savaşlardan çıkmış ve sefalet içindeki halkına dayatılan ilk uygulamalardan biride Şapka Kanunu çıkarmak olmuştur.  Sözüm ona devrimlerin bir amacı vardı buda kendilerinin ifade ettikleri şekli ile ” Kanun gerekçesinde sarık ve fesin geri kalmışlığı sembolize ettiği, bu yüzden değiştirilmesi gerektiği üzerinde duruldu.” 16 Ekim 1925’te Konya milletvekili Refik Bey ve arkadaşları, şapka giyilmesi ile ilgili kanun önerisini meclise sundu. Teklif, 25 Ekim’de mecliste görüşülmeye başlandı. Bursa milletvekili Nureddin Paşa‘nın, bu yasanın anayasaya aykırı olduğunu ileri sürerek önerinin geri alınmasını istemesi, mecliste sert tartışmalar yaşanmasına sebep oldu. Toplumun kılık ve kıyafetinin kanunlarla belirlenemeyeceğini ileri sürenlerin yanı sıra, bu kanunun din-devlet işlerinin ayrılmasını kolaylaştıracağını ileri sürenler vardı. Sadece Nureddin Paşa ve Ergani milletvekili İhsan Bey‘in aleyhte oy kullandığı oylama sonucunda kanun, meclisten geçti. Yine 25 Kasım 1925 tarihinde mecliste kabul edilen 671 No’lu “Şapka İktisası Hakkında Kanun” ile TBMM üyeleri ve memurlarına başlık olarak şapka giyilmesi zorunluluğu getirildi ve Türk halkı da buna aykırı bir alışkanlığın devamından men edildi. Kanun, 28 Kasım 1925 tarihli Resmi Gazete’de yayınlanarak yürürlüğe girdi. Şapka Kanunu, 1982 anayasasının 174. maddesine göre “inkılap kanunları” (anayasaya aykırılığı iddia edilip iptal edilemeyecek kanun) arasındadır. Bir meclis düşünün ki şapka inkılabına itiraz eden, buna karşı oy verme cesaretini kendinde bulan sadece iki vekil kalmıştır. Biri doğudan biri batıdan, ama başka ses veren yok bu zayıf, bastırılmış, kıstırılmış sese ses verecek bir kaç adam. Aslında birinci Mecliste mebusların çoğu alim, faziletli, ve irfan ehli insanlardan müteşekkildi. Bunlar tasfiye edilmezse bu kanun ve daha niceleri çıkmayabilirdi. Ancak gelin görün ki bu sinsi planları yapan batıcı azınlık elit birinci mecliste ki mebuslarla bu ihaneti yapamayacaklarını bildikleri için onları tasfiye ederek kendilerinin sözünden çıkmayacak emir eri vekilleri seçtirmiştiler.

Şapka inkılabının ilk uygulayıcısı da Mustafa Kemal olmuştu. Artık gittiği yerlerde şapka giyiyor şapka giymeyi özendiriyor, hatta memurlara şapka giymeyi zorunlu hale getiriyordu. Nitekim Mustafa Kemal Atatürk, 1925 yazında İnebolu ve Kastamonu yöresine yaptığı gezide şapka giyilmesi konusunu gündeme getirmişti. Kendisi, 24 Ağustos günü Kastamonu’da geniş kenarlı beyaz bir şapka giydi. Şapkayı ilk defa Kastamonu’da giymesinin sebebini; diğer illerde üniformalı ya da fesli tanındığı, Kastamonu’da kendisini ilk defa görecekleri için şapkayı tercih ettiği şeklinde açıkladı. Buda ayrı bir garabet aslında, fesli ve muhafazakâr tanındığı yerde bunu yapmasının çok etkili olmayacağını tahmin edebiliyor. Ayrıca burada devlet başkanlarının halklarını olumlu veya olumsuz nasıl etkilediğini, kendi kılık kıyafet ve yaşam tarzını nasıl halka benimsettiğini müşahede ediyoruz. Ertesi gün İnebolu’ya geçen Mustafa Kemal, tarihi “Şapka Nutku”nu bu ilçede yaptı. 25 Ağustos 1925 günü Türk Ocağı‘nda halka hitaben “Bu serpuşun adına şapka derler” diyerek o güne kadar kullanılan “medeni serpuş”, “şemsi siperli serpuş” gibi ifadelerle Batı kavramlarını halka dayattı.

Yasaya karşı direniş

Yasa, çeşitli Anadolu illerinde protestolara neden oldu. Yasanın kabul edildiği gün Erzurum’da protesto gösterileri oldu ve bu ilde bir ay sıkıyönetim ilan edildi. Tutuklananlardan 13 kişi idama mahkûm oldu. 24-25 Kasım tarihlerinde Kayseri‘de Şeyh Ahmet Efendi ve dört arkadaşının yönlendirmesi ile büyük bir yürüyüş yapıldı, 300 kişi tutuklandı. Şeyh Ahmet Efendi ve dört arkadaşı İstiklal Mahkemesi’nde yargılanarak idama mahkûm edildi. 25 Kasım günü Sivas‘ta duvarlara şapka aleyhine afiş ve bildiri asılması nedeniyle şehrin bütün muhtarları tutuklandı; suçsuzluğu anlaşılanlar beraat etti; ulemadan İmamzade Mehmet Necati Efendi ile Abdurrahman Efendi idama mahkûm edildi. Rize‘de on gün kadar süren olaylar sonucu 143 kişi tutuklandı; içlerinden 8 kişi idama mahkûm edildi. Maraş‘ta ise Camii-i Kebir etrafında toplanıp “Şapka istemeyiz” diye bağıranlar tutuklandı, 5 kişi idama mahkûm oldu. İstanbul‘da özellikle Fatih semtinde yaptıkları konuşmalarla halkı isyana teşvikle suçlanan çok sayıda kişi tutuklandı ve sanıklar Ankara’da yargılandı

Rize olayları

Kuşkusuz şapka inkılabına en büyük başkaldırı Rize’de baş göstermişti. Evet, bütün bir Anadolu da şapkaya karşı bir direniş başlamıştı. Fakat gerek dökülen mazlum kanından yine tutuklananların sayısından ve idam edilenlerden en büyük direnişin Rize’de gerçekleştiğini görüyoruz.

15 Aralık 1925 günü “Biz zorla şapka giymek istemiyoruz, sarığımız bize yeter!” diyerek Ulu Cami önünde toplanan Müslüman halkın üzerine jandarmalar ateş açıyorlar. Uyarıya rağmen dağılmayan kalabalığın üzerine gelişi güzel ateş sonucu 17 kişi ölüyor.  Bağıran-inleyen yaralılara kimse yardıma koşamıyor, yaralıların hastaneye götürülmesine bile engel olunuyor ve o gün 143 kişi tutuklanıyor. Düşünün bir defa bu ülkede düşman işgali olsaydı düşman bizlere en çok neler yapabilirdi. En kötü ihtimal ezanlarımızı yasaklar, Kuranlarımızı toplatır, Camilerimizi ahırlara çevirir ve kılık kıyafetimizi kendilerinkine benzetirdi. Ama düşman bunu fiili işgalle yapmadı. İsmi Ahmet, Muhammed, Mustafa olan ama zihniyeti bizlere Fransız olanlarla bu kirli icraatlarını gerçekleştirerek tepkilerimizi en asgari düzeye indirdi.
Olaylar üzerine düşman üzerine sefere çıkarcasına dönemin en büyük harp gemisi olan Hamidiye Kruvazörü Rize sahillerine gelip demir attı. Birinci Dünya savaşında İngilizlerin dövemediği Karadeniz sahillerini, millete zorla şapka giydirmek için Hamidiye zırhlısı gümbür gümbür bombalamaya başladı. Hamidiye zırhlısı, sivil halkın ve yerleşim alanlarının çok olduğu ve Ulu Caminin bulunduğu Bataniye yamaçlarını dövüyordu. Halk korkutulup sindirilmek isteniyordu.

İstiklal Mahkemeleri Hemen Asıyordu

Rize Ulu Camii İmamı Şaban Hoca Namazdan sonra etrafında toplanan kalabalığa, “Biz hükümetten akaidi-i diniye’ye hizmetkârlık ve bağlılık isteriz. İnanmayan inanmasın, fakat insanlara zulüm edilmesin. Tek isteğimiz sarığımıza, sakalımıza ve cübbemize dokunulmasın. Şapkayı giyenler giysin, ama giymeyenler hapse atılmasın.”

Yarı resmi Hakimiyeti Milliye Gazetesi bir gün sonra Şaban Hoca’nın konuşmalarını çarpıtarak birazda ekleyerek asparagas bir habere imza atıyor. “Rize’nin Bataniye bölgesinde Ulu Camii İmamı Şaban Hoca halka hitaben; Hükümette din düşmanlığı baş göstermiştir. Memlekette herkes şapka giymeye zorlanıyor. Giyemeyenler hapisten idama kadar cezalandırılıyor. Buna karşı duyarsız kalmak dinimizde günahtır. Ayaklanma vacip olmuştur. Biz herkes dinimize girsin demiyoruz. Biz hükümetten sadece dinimize saygı ve bağlılık bekliyoruz. Müslümanlara ve İslam’a zulmedilmesine müsaade etmeyeceğiz” deyince halk toplu yürüyüşe geçiyor.

Yine Hâkimiyeti Milliyenin yazdığına göre Şapkaya isyan edenler Hükümet Konağını ele geçiriyorlar. Ankara Hükümeti Rize üzerine büyük bir askeri kuvvet gönderiyor. Rivayete göre üç gün halk ile askerler arasında ki çatışmalarda yüzlerce masum köylü şehit oluyor. Bölgenin imdadına hemen gezici seyyar İstiklal mahkemeleri yetişiyor. Yargılamalar tamamen göstermelik ve tiyatrodur. Bir gün süren tek celsede, hâkim koltuğunda oturan ve hiçbiri hukukçu olmayan milletvekilleri tarafından temyizi, itirazı ve avukatı olmayan mahkeme değiştirilemez olan kararını veriyor. Karara göre “Bu isyancılar İslam Devleti istiyorlar, Hilafet istiyorlar ve kendi şer düşüncelerine halkı da alet ediyorlar. Bugünkü Müminlerin yargılandığı davalara ne kadar da benziyor öyle değilmi?

Sadece bir gün içinde bu 143 kişinin yargılama işlemi bitirildi. Aynen Yargıtay dokuzuncu ceza dairesinin 20 sanıklı Hizbullah davasını 9 saatte bitirdiği gibi. On dört kişi 15’er yıla, yirmi iki kişi onar yıla, on dokuz kişide beşer yıl kelebend denilen ağır hapis cezasına çarptırıldı. Geriye kalanlar ise dayak ve para cezası gibi hafif cezalara çarptırıldılar. İstiklal mahkemesinin verdiği flaş ve ultra hızlı kararla sekiz kişi hemen Ulu Camii önünde kurulan darağaçlarında idam edildi.

Kaynaklarda bu asılan sekiz mazlumun isimleri de var. Bunlar; Ulu Camii İmamı Hafız Şaban Efendi, Muhtar Yakup Çavuş, İslahiye İmamı Hasan Efendi, Belediye bekçisi Kadir Ağa,  Rize asliye Başkatibi Hafız Osman Efendi ve kardeşi Avukat Hulusi Beyler, Merkez Camii İmamı Hafız Kamil, Peçelioğullarndan Mehmet ve Ahmet Çavuş kardeşler, Kamburoğlu Hafız Mehmet ve Nakşi Şeyhlerinden Numan Sabit efendi asılarak şahadet şerbetini içmişlerdir.

 

Ammar YASİROĞLU

Son Yazılar
Bir cevap bırakın
Güvenlik Güvenlik sorusunu güncellemek için resime tıkla