BİR

BİR

Bir, iki, üç

Bir, iki

Bir

Bir

Bir

Bir

Bir

Bir

Bir, iki

Bir, iki, üç

Sıfır, bir, iki, üç

İnsan sahip olduğu değerleri koruyabilir ise kaybettiklerinden fazlasını kazanacaktır. Çünkü sahip olduklarımız, kaybettiğimiz değerlerin kapısını aralayacak yegâne anahtarlardır.

Tarih sayfalarımız kat kat toz tabakalarından görünmemektedir artık, açıp bakmayı aklımızdan bile geçirmediğimiz için.  Bu tabaka tabaka tozlar bize çok şey kaybettirdi.

Neleri kaybetmedik ki; edebimizi, ilmimizi, insanlığımızı, kardeşliğimizi…  Kaybettik kaybettikçe kendimizi.

Önce edebimizi kaybettik kanımca. Edeple girerdik ilim yuvalarına. Bilirdik ilmin edeple yoğrulduğunu. Edebi elden bırakınca yoğrulmadan alınan ilimler sadece yük olarak kaldı üzerimizde. Kitap yüklenen merkep gibi, sahip olduklarımızı sadece taşımakla yetindik. Yoğurmayı unutmuştuk.  Durur mu dalından kopan yaprak esen rüzgâr karşısında? Durmaz dediğinizi duyar gibiyim. Peki, şöyle değiştirelim sorumuzu:  Edep dalından kopan ilim durabilir mi? Durmaz, durmadı da. Kaybettik, Avrupa’nın okuma yazma bilmediği dönemde Bağdat’ta, Endülüs’te, Semerkant’ta ve daha nice yerlerde yüz binlerce kitaptan oluşan yüzlerce kütüphanelerimizi kaybettik. Cebirin öncüsü olan el-Harezmi’yi, pi sayısını bulan el-Kaşani’yi, büyük seyyah İbn Battuta’yı, ‘Fırtınaların Aslanı’ İbn Macid’i kaybettik. Kaybettik el-Cezeri’yi, İbn Haldun’u ve daha nicelerini. İlmi dalından koparmıştık. Yanlış anlamayın ama belli bir dönem kitap yüklü merkep bile olamadık. Sadece merkep olarak dolaştık ortalıkta çünkü insanı insan yapan insanlık da elden gitmişti. Ardı arkası kesilmedi kaybettiklerimizin, savruldukça savrulduk. Nereye gideceğimize biz karar veremedik. Dalımızdan kopmuştuk. Sonra tüm bu kaybettiklerimizin suçlusunu aramak gelmesin mi aklımıza. Kim? Kim? Kim? Derken, kardeşimizi bulduk karşımızda, sarmamız gerekirken yaraları derinleştirdikçe derinleştirdik. Bir bütündük bir vücudun azalarıydık ama tek başımıza vücut gördük kendimizi. Tüm vücuda ağız yeter dedik ne gerek var kulağa, burna, göze… Ya da göz yeter dedik. Ne gerek var diğerlerine. Biz hedef tahtasına kardeşimizi koyarken görmedik arkamızda duran aç sırtlanları, çakalları.  Akıttığımız her kan sırtlanların sayısını çoğaltmaktan başka hiçbir işe yaramadı yaramayacak.  Tüm bunlara rağmen hala sahip olduğumuz ortak değerlerimiz var. Bazen yıkılmaya yüz tutsa da dimdik ayakta duran değerler. İşte şimdi bu değerlere dört elle değil tüm benliğimizle sarılalım.  Üç’ümüzü, İki’mizi kaybetsek de unutmayalım Bir’lerimiz var ve bunlar kaybedilenleri kazandırmakla kalmayıp kat kat tozlanan sayfalarda unuttuğumuz Sıfır’a götürür bizi. Unuttuğumuz izzete, cesarete, vahdete götürür. Bununla çarparız aç sırtlanların, çakalların suratına ve ortada ne sırtlan kalır ne çakal kalır ne de türevleri.

 

Murat GÜNAYDIN

Son Yazılar
Bir cevap bırakın
Güvenlik Güvenlik sorusunu güncellemek için resime tıkla