Çokça Unutan İnsan

Çokça Unutan İnsan

Bilimin her alanda olduğu gibi tıp alanında da gelişme göstermesi, insan anatomisiyle ilgili birçok bilinmeyenin de keşfedilmesine sebebiyet verdi. Artık tıp ilmi varlığın yapı taşı olan DNA’dan, genetik biliminden, insanlığın gen haritasını çıkarmaktan bahsetmekte. Yüce Yaratıcı Kur’an-ı Kerim’in değişik yerlerinde biz insanı nutfeden yani karışım halindeki az bir sudan yarattık diye buyuruyor. Nasıl ki minicik bir incir tohumunun içinde koca bir incir ağacının yaratılmasının kodları gizliyse, aynı şekilde insanın yaratılış kodları da bir damla suda gizli. Bir damla sudan yaratılan insan, diğer bütün canlı sistemlerinde olduğu gibi genom adı verilen A,C,G,T şeklinde sembolik bir lisana sahip dört kimyevi maddeden oluşuyor aslında. Ve bir insanın yaratılması da bu sembolik lisanla “İNSAN” yazılması gibi bir şey. Bu durumda, her şeyi elinde bulunduran mutlak kudret ve otorite sahibi bir şeyi dilemesi “ol” demesine bakan Allah-u Teâla içinde çok kolay zaten.

Tabii ki insanı diğer canlılardan ayıran; aynı kimyevi moleküllere sahip olmasına rağmen, çok önemli farklılıklar var. Bu farklılıklardan en önemlisi de beyni; her ne kadar insanoğlu sadece %28’ini kullanıyor deniliyorsa da çok gelişkin bir beyne sahiptir. İnsan beyninin alt kısmı iç organları, vücut azalarını kontrol ederken, üst beyni ise öğrendiklerini depolama ve kayıt yeri. Bizler her ne kadar sadece hayvanların içgüdüsel davranışlarda bulunduğunu zannetsek de, bizler de doğuştan beynimize kaydedilmiş hareketlerde bulunuyoruz. Doğar doğmaz annemizin göğsünü aramamız ve süt emmesini bilir halde doğmamız gibi. Ve yine sevmeyi, sevilmeyi, merhamet göstermeyi, şefkati, nefreti, kini, öç almayı, haset etmeyi, kıskançlığı kitaplardan veya yaşamdan öğrendiğimizi iddia edemeyiz. Bunların hepsi doğuştan beynimize kayıtlı. Ve hatta “Nefse ve onu düzgün bir biçimde şekillendirip ona kötülük duygusunu ve takvasını ilham edene and olsun ki, nefsini arındıran kurtuluşa ermiştir.” (Şems 7.8.9) ayeti kerimesinin de işaret ettiği gibi iyilik ve kötülük yollarını dahi bilerek geliyoruz bu dünyaya.

Şu an dünya nüfusu 7 milyarı aşkın ve kahir ekseriyeti bir yaratıcının varlığına inanıyor. Kendini ateist olarak tanımlayan insan çok az var dünya da. Tarih boyunca insanlar hep bir şeylere inanma ihtiyacı içerisinde olmuşlar. Bu da insanın içerisine bir ilaha inanma isteğinin de yerleştirildiğini gösteriyor. Yunan tarihçi Plutarch şöyle diyor; “Surları, hükümdarları, medeniyet, edebiyat ve tiyatrosu bulunmayan bir şehir bulabiliriz. Fakat mabetsiz ve halkı ibadetle uğraşmayan bir şehir asla görülmemiştir. Plutarch’dan 20 asır sonra H. Bergson da bu konuya şöyle diyerek değiniyor. “İlim, sanat ve felsefeden yoksun insan toplulukları bulunmuştur ve hala da vardır. Fakat dinsiz bir insan topluluğu şimdiye kadar bulunmamıştır”. Şanlıurfa Göbekli Tepe’deki yaklaşık 12.000 yıllık tarihi olduğu söylenen tapınak da bunun işareti herhalde.

İnsan beyniyle ilgili diğer bir iddia ise; okuyup öğrendiği veya keşfettiği her şeyin aslında zaten beyninde kayıtlı olduğu ve öğrenme veya yapma süreci esnasında bunları alt beyninden üst beynine aktardığı yönündedir. Yani uçak motorunu bulan kişi sadece alt beyninde kayıtlı olan dosyanın nasıl kullanılacağını bulmuştur. Araba kullanmasını öğrenen kişi hakeza alt beyninde kayıtlı olan dosyayı bulup üst beyne aktarmıştır. “Allah Âdem’e bütün varlıkların ismini öğretti” (Bakara 31) ayet-i kerimesini de bu şekilde algılayabiliriz belki.

Bununla beraber insanoğluna atadan aktarılan mizaç, huy, karakter, şekil, şimal gibi özellikler de vardır muhakkak. Bazen babası ve annesi esmer bir çocuğun sarışın mavi gözlü olduğunu müşahede edebiliriz. Annenin dedelerinden veya babanın dedelerinden bir gen muhakkak torunun torununa geçmiştir diyebiliriz. Hatta annemiz, babamızdan bu özelliklerle beraber kalıtsal hastalıkları da alıyoruz. Herhangi bir şikâyetle doktora gittiğimizde sorulan sorulardan biri de aile de bu hastalığı geçiren var mı sorusudur. Yani incir çekirdeği nasıl ağacın özelliklerini taşıyorsa; insanoğlu da dünyaya gelişinden itibaren atadan dededen aktarılan genin özelliklerini taşıyor.

Hatta insan gözü yeşil renk tonlarını diğer renk tonlarına göre çok daha iyi seçebiliyormuş. Mesela ağaçlıklı sulak bir alan gördüğümüzde cennetten bir mekân diyoruz hemen, köy de açık alanda yeşilliği bol bir yerde ruhumuzu dinlendiriyoruz. Kırsal alandaki dindarlık şehre kıyasla çok daha fazla, kırsal alanda şehre göre çok daha az cinayet vakaları oluyor. Bu da aslında yeryüzü için yaratılan ama ilk durağı cennet olan babamız Adem ile annemiz Havva’dan bize kalan genetik bir miras olmalı…

Cennet insanoğlunun ilk mekanı “Onlar Firdevs cennetlerine varis olurlar. Onlar orada ebedi kalacaklardır” (Mu’minun 11) ayeti kerimesinin de işaret ettiği gibi atamızdan bize kalan miras her ne kadar künhüne tam anlamıyla vakıf olamasak da Hz. Adem ile Hz. Havva’nın Allah-u Teala’yla konuştuğu yer, meleklerin atamıza secde ettiği mekan, şeytana muttali olduğu onun desiselerini gördüğü ve sonuçta o desiseler sonucunda terk etmek zorunda olduğu alan.

Yüce Yaratıcının halifesini yaratmasına teşbihte hata olmasın melekler üzülerek Ya Rabbi biz seni hakkıyla tesbih ve takdis ediyoruz ya demişlerdir. Meleklerin üzüntüsü kutlu kulluk görevinin başka bir varlığa tevdi edilmesidir. Cin taifesinden olan şeytan ise bu durumu kabullenmemiş ve “Ben ondan hayırlıyım, çünkü beni ateşten onu ise çamurdan yarattın” (A’raf 12) diye karşılık vermiştir. Ve Rabbinden izin alarak “onların çoğunu şükreden bulmayacaksın” (A’raf 17) diye vaad de bulunmuştur. Burda dikkat edilecek olursa “onların çoğunu küfreder bulacaksın, inkâr eder bulacaksın” dememiştir şeytan, onların çoğunu şükreden bulmayacaksın demiştir. “Birbirinize düşman olarak inin oradan” (A’raf 24) ayeti kerimesinin de işaret ettiği gibi en büyük rakibinin bir şeylere inanması gerektiğini biliyordur o yaratık. Ve ana amacı insanlara sağından, solundan, önünden, arkasından yaklaşarak inançlarını tersyüz etmektir. Şeytanın en büyük avantajı rakibinin ismiyle müsemma olarak çokça unutan olmasıdır.

Ve şeytan unutturmuşdur insanoğluna gerçek inanış şekillerini ve tersyüz etmiştir onları. İnsan fıtratı gereği dua ederken ellerini göğe açmıştır hep oysa Yüce Yaratıcı aslında her yerdedir. Şeytan bu göğe yönelişi değiştirerek yerine gök tanrı inancını, güneşe tapıcılığı getirmiştir. İnsan babasından kalan mirasla meleklere muttali olmuştur. Şeytan bunun yerine haşa Allah’a yaklaştırıcılar adı altında Lat ve Uzza’yı koymuştur mesela.

Bu tersyüz ediş semavi dinler içinde geçerlidir maalesef. Şeytan saf tevhid inancı Museviliği yandaşları Yahudi din adamları vasıtasıyla İseviliği insi şeytanlardan Aziz Pavlus eliyle bozmuş ve dejenere etmiştir. “Şüphesiz o zikri (Kur’an-ı) biz indirdik biz. Onu koruyacak olanda muhakkak ki biziz” (Hicr 9) ayeti kerimesiyle koruma altına alındığı bildirilen İslam inancını

Dejenere edememiştir şeytan. Ama bu tehlikenin bittiği anlamına gelmez tabii ki Kur’an-ı Kerim’i tahrif edemeyen şeytan onun manasını unutturma yoluna gitmiş ve ne yazık ki O Yüce kitabı menkıbe ve masalların anlatıldığı bir kitap gibi lanse etmiştir insanoğluna. Bu gün ne yazık ki sadra şifa olması gereken Kur’an sadece cenazelerde teğanniyle okunan bir kitap mesabesine indirgenmiştir.

O zaman “İnsanlar helak oldular ama alimler müstesna, alimlerde helak oldular ama ilmiyle amel edenler müstesna, ilmiyle amel eden alimlerde helak oldular, ama bunu ihlaslı bir şekilde yapanlar müstesna, onlar da büyük bir tehlike içerisindedirler” diye bizleri uyaran “siz benim bildiklerimi bilseydiniz az güler çok ağlardınız” diyen bir Peygamberin ümmeti olan bizler bize apaçık düşman olan şeytana karşı uyanık olmamız. Asli mekânımız Rabbimizin bizi varis kıldığı cennetleri kazanmamız için elimizden geleni yapmamız gerekmektedir. Çünkü bizim fıtratımıza uygun olan yer orasıdır.

SELAM VE DUA İLE

 

İbrahim Halil DAĞLAR

Son Yazılar
Bir cevap bırakın
Güvenlik Güvenlik sorusunu güncellemek için resime tıkla