DAHA DOKTOR OLACAKTI (2)

DAHA DOKTOR OLACAKTI (2)

Annesinin kabrine döktüğü bir kova suyu yüzünde hissederek irkildi. Kısa bir kayluleden uyanmış gibi oldu. Ruhu bedeniyle birleşmiş gibiydi. Acaba ölmeden mi? Kendisini gömmüşlerdi, bilemedi. Diriyse neden kabirdeydi ki? Ölü müydü yoksa diri mi? Cevabını bulmak bir hayli zor geldi kendisine. Oysa kimsenin çözemediği soruları kalem oynatmadan çözmesini bilirdi. Sorularda takılmak ahlakı değildi. Peki, nasıl soruydu bu?

Daha zihnindeki sorulara cevap bulamamışken göğsünün sıkışıp daraldığını hissetti. Kabri kendisine dar geliyordu. Öyle ki göğüs kafesinin içiçe geçtiğini, kaburga kemiklerinin adeta birer birer kırıldığını sandı. Gözleri neredeyse yerlerinden fırlayacak gibiydi. Nefes alamadığından sesini çıkarıp bağırmak da gelmiyordu elinden. Öleceğini sandı ki ölmemiş miydi zaten? Öyleyse neydi bu?

Kulakları sağır eden çığlıkları işitince sıyrılıverdi düşüncelerinden. Yardım, yakarışlar sol tarafından geliyordu. Kafasını çevirince gördüğü manzara karşısında dehşete kapıldı.

Alev alev yanan ateşin kuşattığı büyük çukuru görünce korku ve şaşkınlıkla aniden çığlık attı. Bu ateş çukurunun burada ne işi vardı. Yanan ateş de daha önce gördüklerine pek benzemiyordu. Daha çok harlanmış ve siyahlaşmıştı. Durun bir dakika… Deminki ses… Buradan geliyor olmalıydı. Gözlerini alevlerin arasında gezdirdi. Gözlerinin bu konuda yenik düştüğünü anlayınca kulaklarından da yardım alarak seslerle birleştirdi görüntüyü. Bir noktada buluştu kulaklarıyla gözleri. Ancak gerçekten insan mıydı? Ayırt edilmiyordu. Bukalemunların bulunduğu ortama uyumu gibi uyum sağlamıştı ateşin siyahına. Ateşten zincirlerle kollar ve bacaklarından bağlanmıştı. Kaçması mümkün olmadığı gibi kıpırdaması dahi pek mümkün değildi.

Zihnindeki sorulara yenileri eklendi. Bu kimdi? Neden ateşteydi? Suçu neydi? Sorularını ona sormak geldi içinden ama sonra vazgeçti. Onun derdi ona yeterdi. Sorularına kendi cevap vermeyi yeğledi. Bu manzarayı daha fazla görmemek için de sırtını döndü ve çömeldi.

Hangi suç, hangi suç bu cezayı gerektirirdi ki? İnsanlık tarihinde büyük suçlara karşılık yakma cezasının verildiğini okumuştu. Öyleyse büyük bir hatası olmalı diye geçirdi içinden. Biran kendisini düşündü, empati kurarak. Terledi ve titremeye başladı. “Hayır hayır. Doktorum ben doktor! Tıpkı diğerleri gibi sıradan bir doktorum” dedi. “Hırsızlıkla, cinayetle, kötü suçlarla işim olmaz benim. Öyleyse ben orada olamam, olmamalıyım” diyerek rahatlattı kendisini.

Dilinin, damağının kupkuru kesildiğini farketti. Az önceki manzara susatmıştı doktoru. Etrafına bakınmaya başladı. Sağ tarafında bazı ışıklar gördü. Yaklaşmaya başladı. Umarım başka bir ateş çukuru değildir diye de ümit ederek seslere de kulak kesildi. Kuşların cıvıltıları ve su şırıltısıyla yüzündeki endişe yerini tebessüme bıraktı ve adımlarını hızlandırdı. İyice yaklaştıktan sonra gördükleri karşısında birkez daha şok oldu. Daha önce hiç görmediği, rengarenk çiçeklerle bezenmiş, berraklığıyla içerisindeki balıkların dahi seçilebileceği bir nehirle ikiye ayrılmış, sıra sıra meyve ağaçlarıyla döşenmiş koca bir bahçe karşısında duruyordu. Bahçenin ortasında ise elmas ve yakutlardan süslenmiş şark köşesine benzer bir yer gördü. Değerli taşların ışıltısı gözlerini alıyordu. Hayranlık ve şaşkınlıkla, burası cennet gibi deyiverdi gayri ihtiyari. Sonra durdu ve düşündü… Cennet mi?

Cennet var mıydı?

Gittiği son cuma namazı geldi aklına. Hutbenin konusu cennet ve cehennemdi hatırladığı kadarıyla. Olur muydu hiç öldükten sonra cennet ya da cehennem? Çürüyüp yok oluşu savunmuştu daima.  Burun kıvırmıştı bütün anlatılanlara. Hatta böyle şeyleri dinlemeye gerek bile yok diyerek bir daha gitmemişti cuma namazına. Şimdi ise kaçındığı gerçek gayri ihtiyari dökülüvermişti dudaklarından biranda.

Az önce alevler içerisinde yanıp yanıp dirilen, yanmaktan dolayı siyahlaşmış şahsı hatırladı. Orası da cehennem miydi? Hayır hayır, bütün bunlar birer kabustan ibaret olmalıydı. Ama neden uyanamıyordu ki? Bir türlü bütün bu olanlara inanmak gelmiyordu içinden. Ölmüş müydü gerçekten? Henüz bu soruya yanıt bulamamışken yeni sorularla karşılaşmıştı. Dizlerinin üzerine çöküverdi. Başını semaya kaldırarak; “Hayır, cennet ve cehennem olamaz. Bütün bunlar olmamalı. Biri beni uyandırsın” diye bağırdı avazı çıktığı kadar. Yankısı ise şu şekilde döndü ona:

‘Hayır, hayır. Siz hesap ve cezayı yalanlıyorsunuz. Şüphesiz iyiler Naim Cennetindrdirler ve günahkarlar da Cehennemdedirler.

 

(Devam edecek)

 

Mehmet ÖZDEMİR

Son Yazılar
Bir cevap bırakın
Güvenlik Güvenlik sorusunu güncellemek için resime tıkla