Doç. Dr. Ömer KARAOĞLU İLE MÜZİK VE İKTİSAT ÜZERİNE RÖPORTAJ

Doç. Dr. Ömer KARAOĞLU İLE MÜZİK VE İKTİSAT ÜZERİNE RÖPORTAJ

Bu ay dergimizde fikir ve duruş sahibi sanatçılarımızdan Ömer Karaoğlu’nu konuk etmek istedik. Eserleriyle yürekleri kabartan, iman şevkini ve şahadet özlemini tutuşturan sanatçımıza Sakarya Üniversitesi İktisat Fakültesinde konuk olduk. Ağırlıklı olarak müzik üzerine konuştuğumuz Ömer Karaoğlu ile kendi alanı olan İktisat üzerine konuşmadan da olmazdı. İşte Ömer Karaoğlu’yla yaptığımız röportajın tamamı.

Müzik piyasasında sizin hikâyeniz nasıl başladı?

Bizim hikâyemiz başlangıcı itibariyle çok planlanmış çok tasarlanmış bir yolculuk değildir. 17 -18 yaşlarındayken başladık. Bu gün ben bile dinlediğim bazı eski eserleri unutmuşum, O kadar eski ki ben bile hatırlayamıyorum. İşte böyle bir hikâye bizimkisi. Bant tiyatrolarıyla başlayan ve yeni müzik albümleriyle devam eden sesli yayıncılık hikâyesidir bizim hikâyemiz. Dolayısıyla popüler müzik piyasasından farklı bir hikâyedir. Popüler müzik piyasası dediğimiz de eskiler iyi bilirler İMÇ’yi… Sesim var sazım güzel diyen adam buraya gelir tanınayım popüler olayım diye albüm yapardı, kaset yapmaya çalışırdı. Bu sektörün bir endüstriye dönüşmesi çok zaman sonra oldu. Bunların başlangıcını söylemezsek hikâyenin devamını da çok doğru anlatmış olamayız. Bu gün yeni kuşak bir müzik albümü yapmak için stüdyoya girdikten sonra müzik albümü yaptım zannedebilir.  Aslında böyle değil bizim hikâyemiz, İslam tarihinde Hz. Peygamber (SAV) şahsında Ashab-ı Kiramın o kutlu yolculuğuna yazılmış özel senaryolar, hikâyeler seslendirilmiş tiyatral ve özel besteler yaparak başladık. Bu çalışmalardan bir süre önce Mute destanı ve Mus’ab Bin Ümeyr adlı iki bant tiyatrosu yapmıştım. Böyle farklı çalışmalar bir heyecan yaratmıştı, sonra bizim hicret kasetini yaptığımız dönemde beklenmedik büyük bir ilgi gördü. Sezai Karakoç, Mehmet Akif veya başka şairlerimizden onların dizelerini bestelerdik, bazen de sözüyle bestesiyle tamamen bize ait eserler yapardık. Bu oyunların içindeki ezgiler insanların ilgisini daha çok çekti ve ezgi diye müzik türü başladı.

‘’Amacımız Müslümanca bir ses vermekti…’’

Müziğe başladığınız zamanki gayeniz ile şimdiki gayeniz aynı mı? Salt sanatın haricinde başka kaygılarınızda var mı?

Amacımız Müslümanca bir ses vermekti… Biz de varız bu ülkede demekti… Çünkü eskiye bakıldığında bilhassa Cumhuriyet tarihinde Müslümanlar yok sayılmış, aşağılanmış, horlanmış ve görünür olmaları istenmemiş. Bunun Türkiye’de resmi ideolojiyle yakın bir ilgisi var. Bastırılmış, sindirilirmiş, dışlanmış bir kitle ve bu yakın zamanlara kadar da devam eden bir süreçti. Maalesef Türkiye’de hala bunu hazmedemeyen çevreler var. Aslında bir tane amacımızda derdimizi marş ve ezgilere yüklemekti. Çok şey anlatmaya çalıştık. O dönemin parçalarını dinlerseniz, fark edersiniz ki, söyleyecek çok sözü olan aceleci insanlardık. Albümler bir birini takip etti. Bu müzik yorumlarının farklı örnekleri de çıktı ve bir piyasa oluşmaya başladı. Bu işlerin kar getiren ürünler olduğunu düşünen firmalar türemeye başladı. İş endüstriye dönüştü, ticari amaç güttükleri için kalitesiz ürünler ortaya çıkmaya başladı, her yerden mısır patlağı gibi sanatçılar türemeye başladı. Burada bir getirim gören insanlar bu duyguları suistimal ederek, sömürerek bir takım ucuz kalitesiz işler yaptılar, bu günde halen devam etmekte.

Gaye dediğiniz şey yıldan yıla değişen bir şey değil aslında, hayata nasıl bakıyorsak sanatımıza da öyle bakmamız lazım. Yani sanat çalışmaları hayatın üstünde özel bir yerde değil, bu manada iki tane gaye gütmüyoruz, ufak tefek sapmalar kusurlar olacaktır insanız, kuluz, acziyetimiz var, bunu peşinen söylemek isterim ama bunları bir kenara bırakırsak kasten, bilerek rüzgârlara kapılmamaya özen gösterdik. Akademik hayatımda da sanat hayatımda da bu böyle gelişti. Zaten aksi bir durumda kendimizi kandırmak olur. Allaha şükür! (Gülerek…)

Amatör başladığımız bu çalışmaların biraz daha eli ayağı düzelsin, müzik yapıyorsak iyi müzik yapalım, söz yazıyorsak daha iyisini yazalım diye bir takım değişimler yaşamış olabiliriz. Bu sektörde kaygılarımız hep vardı ve halada devam ediyor. Mükemmel şeyler yapıyoruz diyemeyiz mutlaka bir kusuru olacaktır ama şunu önemsedik, istikametten sapmamaya uğraştık. Ucuz tekliflere kışkırtıcı, ayartıcı davetlere ve popüler dediğimiz piyasalara, çevrelere pirim vermemeye gayret ettik.

‘’Ortaya koyduğumuz eserin tepkisel olmamasına dikkat ettik.’’

Yaşanan yozlaşmada müziğin önemli bir yeri var, sizin yaptığınız müzik bu yozlaşmaya bir tepki mi? Nasıl değerlendiriyorsunuz ve bu yozlaşma için çözüm yolu olarak önerileriniz nelerdir?

Ortaya koyduğumuz eserin tepkisel olmamasına dikkat ettik,  çünkü reaksiyon olduğunuzda sizi tanımlayan şey o reaksiyon gösterdiğiniz şey olur.  Alanımızdan örnek veriyim; Marksizm’in ya da Komünizmin kapitalist sisteme tepki olarak türemesi gibi bir şeydir, aslında onlar aynı dünyanın, gayrimeşru çocuklarıdır. Bakıldığı zaman da birbirine alternatifmiş gibi görünür, oysaki hem doğuşları ve kaynakları aynıdır, hem de beslendikleri dünya görüşleri temelde farklı değil, her ikisi de sekülerdir, dünya merkezlidir dolayısıyla biri ifrat ise diğeri tefrittir. Biz itidale, fıtrata müşteri olmalıyız çünkü İslam fıtrattır ve vasatı öne koyar, müziğimizi de bir şeylere alternatif olsun diye yapmadık. O dönemde derdimizi anlatmak için müzik yapıyorduk, bu dünyayı beğenmiyorduk ve bu dünyayı değiştirmek için müzik yapıyorduk.  Müziğe başladığımız dönemle bu dönem arasında pek fark yok, sadece aktörler değişmiş, zulüm halen devam ediyor. Bu yüzden tepki vererek değil, insanlara reddettiğiniz bir şey karşısında daha cazip bir şey sunmak gerekiyor, bir teklifiniz olmalı. Batı ile bizim görüşlerimiz temelde farklı olduğu için sanatımızı da farklı ortaya koymalıyız. Pop müzik yapıyorlar. Ben bunun alternatifini yapıyorum dediğinizde aslında ben onun gibi insanları eğlendireceğim ama onun söylediği sözleri söylemeden, küfür etmeden eğlendireceğim. Hayır, benim öyle bir maksadım olmadı. İnsanları eğlendirmek gibi bir gayem olmadı. O yüzden onun alternatifi de olamam. Benim bir derdim var, o derdimi sanat diliyle anlatmaya çalışıyorum, bu yüzden hayatınızla sanatınız arasında bir kopukluk olmamalı.

Bir söz söylüyoruz, bir iş yapıyoruz, bu bir tiyatro olabilir, sinema eseri, resim, müzik eseri olabilir hepsi için bu geçerli söylediğiniz sözün sizin bu gününüz, geleceğiniz, inanıyorsanız öte dünyanız için bir karışlığı olmalı. Yani Müslümanın yaptığı işin beyhude, boşa olmaması gibi bir hakikati var. Bu yüzden sanata buradan bakmalıyız, sorumsuz ve başıboş bir sanat mümkün değil. Türkiye’de belli bir tarihsel dönemde bir şeyler söylemeye çalıştık, genellikle Müslüman şahsiyetimizle, kişiliğimizle kendine özgü hikâyemizle ilgiliydi. O yüzden de altını çizerek söylüyorum sahiciydi. Belki onu değerli kılanda, uzun soluklu kılan da sahici olamasaydı.  İsteğe göre müzik yapmadık, tribün ne istiyor değildi, tribüne rağmen bazen bir şeyler yapmak gerekiyor, tribüne teslim olmamak gerekiyor. Ama tribünde oturan insanında dünyasına yabancılaşmamak gerekiyor.

‘’Ben bu sektörün çok ciddi kan kaybettiğini düşünüyorum’’

İslami alanda yapılan sanatsal çalışmaları yeterli buluyor musunuz? Zamanla bu alanında ticari bir pazar halini aldığını düşünüyor musunuz?

Ben bu sektörün çok ciddi kan kaybettiğini düşünüyorum. Bizimle beraber 3-4 arkadaş nitelikli ve kalıcı eserler olsun diye ter döktü. Kendi soluğumuzu üretmeye çalıştık ve bizim gibi düşünen arkadaşlar bu kervana katıldı, kısa bir süre içinde bu yolculukta bir sürü eser verildi. Bu yolculuğun arkasından şunu söyleye biliriz, keşke bu grafik devam edebilseydi, ama etmedi yükselmedi. Bu durumun oluşmasında siyasi konjonktürün etkisi fazla oldu. Maalesef bu dalgalanmalar sırasında yolunu değiştiren arkadaşlarımız oldu.  Bizim dönemimizde birçok arkadaşımızın güzel eserleri oldu. Eğer bu durum yoğunlaşarak devam etseydi bir nesil sonra, yeni kuşakların desteğiyle ürün verilecekti ve belki bugün daha güzel bir durumda olurduk. Maalesef bir gelenek oluşturamadık, bir iki arkadaşın gayretiyle bazı çalışmalar oldu. Bugün bir endüstriden söz edemiyoruz çünkü internet; kaset ve cd olayını bitirdi, insanlar bir çalışma yaptığında bunu sosyal medya yoluyla yayınladı. Belki bunun bir takım faydaları olmuştur, lakin müthiş bir kirlilik ortaya koydu. Kalitesiz, niteliksiz ürenler türedi. Dolayısıyla bu durum, zamanın dili, imkânı ve tekniği bizim yaptığımız müziğin hikâyesini de etkiledi.

Herkes sizi bir sanatçı olarak biliyor, fakat aynı zamanda bir iktisatçı ve edebiyatçısınız. Bilim ve sanat, ikisi de başlı başına büyük meşgaleler. Farklı alanlarda aktif olmak insanı nasıl etkiliyor?

Bilim ve sanat, eğer klasik bir bilim adamı ya da sanat adamı olmaya adaysanız işiniz zor, bu manada ben kendimi o standartlara sıkışık hissetmedim, bu ikisinin birbirinden ayrı olmadığını düşünüyorum. Klasik bilim ve modern bilim yaklaşımı algısına ben hiç ısınmış değilim. Müslümanın modern bir bilime kutsal bir inek gibi saygı göstereceğine hiç inanmadım. Buradaki tabuları ve putları kırmamız lazım. Zihindeki putları kırmak zor bir iştir; onu kabul ettiremezsiniz, kaldı ki mücessem bir puta tapan insana bunu anlatamıyorsunuz. Ben bilgi ve bilimle ilgili meselenin bu açıdan sanatla da düşünsel manada irtibatlı olduğunu düşünüyorum. Yani bilgiyi nasıl algılıyorsanız, kâinatı, insanı ve kendinizi nasıl konumlandırıyorsanız bu kavramlara öyle yön verirsiniz. Batı buna ontoloji ve epistemoloji dedi. Katman olarak varlıkla ilgili kısmı neyse, o varlık algınız ona uygun bir bilgi alması gerekiyor. Mesela modern bilim, vahiy ve fizik ötesini bir bilgi kaynağı olarak görmüyor. Aslında bunlardan bağımsız sanat yapılmaz çünkü sanat dediğiniz şey somut bilgi alanından türemez, sanat sezgisel bir alandır duygu ile ilgilidir. O yüzden ben modern hayatın ürettiği modern sanatında kadük, acube, prematüre bir şey olduğunu düşünüyorum. Bilgiye bakışımız ilme bakışımızla ilgilidir. Bilimsel bilgiyi batılı adam bize tanımladı; beş duyu organıyla algıladığı, gördüğü, fiziki olarak dokunduğu şeyi geçerli saydı, hakikatin bilgisini yok saydı ve dolayısıyla Allah ile irtibatı kopardı. Sonrada çıkmaz sokaklar da yol arıyor, abuk sabuk çözümler üretiyor ve bunu kutsuyor. Vahiyden boşalan alanın yerine bir şey koymalıydı, o kutsal inekte bilim oldu. Bilim ve sanatı iki ayrı yolculuk olarak hiç görmedim. İnancımızın gereğine uygun bir şekilde sanatımı icra etmeye çalıştım. İkisini aynı anda götürmekte hiç zorlanmıyorum, çünkü biri diğerini dinlendiriyor. Yorulduğumuzda, okuduklarınızla sanatımızı besliyoruz, sanat yaparak da okuduklarımıza duygu ve yürek katıyoruz. İkisi bir birine yabancılaştığında kuru bilgi ortaya çıkıyor ve bugün kuru bilginin dünyayı ne hale getirdiğini görüyoruz. Yüreği akılla ve bilgiyi yürekle buluşturabilecek hakikati referans almak lazım. Çünkü bilginin kaynağı birdir, o da Hak’tır.

‘’İslami müzik ve İslami iktisat terkiplerine katılmıyorum’’

İktisat demişken konuyla alakalı bir sorumuzda mevcut: İslami iktisat dediğimizde ne anlamalıyız?

İslami müzik ve İslami iktisat terkiplerine katılmıyorum. Bu tamlamaları doğru bulmuyorum. Şimdi derdimi anlatmaya çalışacağım; çok uzun değil, bir şeyin fıtrata uygun olması o şeyin İslami olması için yeterlidir. Örneğin ben bir ders kitabı yazsam ve bu bir iktisat kitabı olacaksa adına İslam iktisadı demem, iktisat koyarım. Batılının yazdığı iktisada giriş kitapları var derseniz, Bende derim ki onlar yazdı diye mi? ismi iktisat oldu. Hayır, onun yazdığı iktisat yanlış bir iktisat, teori ve felsefe temelleriyle insanı doğru tanımlamıyor bir kere, tabiatı ve kâinatı doğru tanımlamıyor. Çünkü yola çıktığı bilginin referans dünyası farklı. Bizim referans dünyamızdan kaynaklanan bir iktisat kitabı pek ala yazılabilir. Zaman ve tarihsel süreç içinde şekillenir, dünyanın hiçbir yerinde insanlar aynı değil, dolaysıyla kitap evrensel olamaz bu manada. Çünkü insan yaşadığı coğrafyaya, kültüre, inanç dünyasına özgüdür, insan bir makine değil, doğduğu ve yetiştiği muhitte şekillenir. İnsanın metafizik boyutunu yok saydığınızda, seküler veya modern iktisat ekonomi bilimi ortaya çıkıyor. Bu ekonomi bilimi bir şeyleri var sayarak ve dolayısıyla bir şeyleri de yok sayarak teorilerini kuruyor. O teorilere bir Amentü gibi inanmamızı bekliyor ve yıllarca böyle oldu. Şuan okutulan ekonomi bilimi seküler dünya merkezli bir bilim dalıdır ve insanı bir maddi araç gibi makine şeklinde algılar.  Bu yüzden başına İslami kelimesini koyduğumuzda o şey İslami olmuyor, müzik içinde bu geçerli. İslami olan şey bizatihi güzel olandır. İslam güzeldir. Dolayısıyla yaptığımız eser kusurluysa başına İslami sıfatını koyunca güzel olmuyor. Bu yüzden biz diyeceğiz ki; ey sistem, senin tanımladığın bu teoride ve politik yaklaşımında, senin merkeze koyduğun insan tanımı, doğru bir tanım değil. Bu bir itirazdır! Bizim yapacağımız iktisat bilhassa insanı doğru tanımlayan bir iktisat olmalıdır.

 Gençlere tavsiyeleriniz…

Gençlere tavsiyem, kitaplarla aralarını iyi tutsunlar. En çok da kitapların kitabıyla yani Kur’an-ı Kerimle, çünkü hakikatin bilgisi için öncelikle beslenebileceğimiz kaynak Kur’an olmalı. Sonra onun yürüyen örneği Hz. Peygamber (SAV). Bu kaynaklar dışında bizim mutlak referans alacağımız kaynak olmamalı. Lakin bunlara benzediği ölçüde örnekliğine itibar edeceğimiz insanlar olabilir. Okurken de kuru bir okuma değil tefekkür, tezekkür, mütalaa şeklinde okumak daha faydalı olur. Bu kadar saldırıya, karmaşaya, ayartıcı ve ışıltıcı dünyaya karşı korunmak ve kimlik sahibi bir insan duruşunu sürdürebilmenin başka yolu yok, tabi bunlar ancak Allah’ın yardımıyla olur.

Allah size sağlık, afiyet ve istikamet versin!

Son Yazılar
Bir cevap bırakın
Güvenlik Güvenlik sorusunu güncellemek için resime tıkla