DOÇ. DR. ÖMER MİRAÇ YAMAN İLE “GENÇLİK VE MADDE BAĞIMLILIĞI” ÜZERİNE RÖPORTAJ

DOÇ. DR. ÖMER MİRAÇ YAMAN İLE “GENÇLİK VE MADDE BAĞIMLILIĞI” ÜZERİNE RÖPORTAJ

Ömer Miraç YAMAN; İstanbul’da doğdu. 1999 yılında Yunus Emre Süper Lisesi’nden mezun oldu. Lisans eğitimini İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Bölümü’nde 2003 yılında, Yüksek Lisans eğitimini ise Selçuk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Bölümü’nde 2007 yılında tamamladı. Sakarya Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Doktora eğitimine 2008 yılında başladı ve 2012 yılında tamamladı. 2009 ila 2014 yılları arasında Yalova Üniversitesi Sosyal Hizmet Bölümü’nde Öğretim Üyesi olarak görev yapan Yaman, halen İstanbul Üniversitesi Sosyal Hizmet Bölümü’nde Öğretim Üyeliği görevine devam etmektedir.

 

Çağımızın adeta bir vebası olan madde bağımlılığını nasıl tanımlayabiliriz?

Bağımlılığı iki ana başlık altında inceleyebiliriz. Bunlar: davranışsal bağımlılıklar ve kimyasal bağımlılıklar. Biz daha çok kimyasal bağımlılık üzerinde duracağız ama davranışsal bağımlılıkta hem insanlık için hem de ülkemiz için ciddi bir tehdit haline gelmiş durumda. Kimyasal bağımlılık dediğimiz şey uyuşturucu madde bağımlılıkları, alkol, sigara gibi bağımlılıklardır; davranışsal bağımlılık ise cep telefonu, iş, cinsellik, pornografi bağımlılığı gibi bağımlılıklardır. Madde bağımlılığı nedir diye sorduğumuzda aslında toplumunda pek cevap vermek istemediği bir soruyla karşılaşıyoruz. Özünde madde bağımlılığı bir beyin hastalığıdır. Dışardan alının bir kimyasal, uyaran beyinde doğrudan bir tepkimeye yol açar ve kullanılan maddeye, kullanım sıklığına bağlı olarak kişide adeta bir şeker hastalığı gibi bir bağımlılık peydah eder. Yani “ben madde bağımlısı oldum, kurtulabilirim değil mi? Bu iş tamamen biter bir daha başlamam değil mi?” diye soranlara biz “hayır” diyoruz. Yani kurtulabilirsin ama kurtuldum cümlesi yok. Yani nasıl şeker hastalığından kurtuldum diye bir cümle kuramıyorsak, madde bağımlılığıyla ilgili de kuramıyoruz. Bağımlılık tekrar nüksedebilir, gündeme gelebilir. Ki bağımlılığın yalnızca fizyolojik bir tarafı yoktur, aynı zamanda psikolojik bir tarafı da vardır. İnsanın ruh bütünlüğünü yaralayan, yıkan, yeniden kodlayan bir tarafı da var. Dolayısıyla madde bağımlılığı bu anlamda tekrar nüksetme ihtimali yüksek olan ve insanda kalıcı hasarlara yol açan bir beyin hastalığı olarak tanımlanabilir.

Uyuşturucu bağımlılığına neden olan toplumsal etkenleri nasıl tarif edebilirsiniz?

Aslında burada sormak istediğimiz soru “bir bağımlı niçin bağımlı olur?”, sorumuz bu aslında. Bunun için 8-10 farklı büyük başlık seçebiliriz. Ama Türkiye için bu durumu konuşuyorsak eğer bunun başlıca sebebi yaşanılan aile travmaları yani kaotik aile ortamıdır diyebiliriz. Bunu bir kitabi bilgi olarak aktarmıyorum, 10 yıla yakın bir süredir yapmış olduğum binlerce görüşmenin sonucu olarak ortaya çıkan bir bilgi olarak aktarıyorum. Aile ortamına baktığımız zaman ise karşımıza çıkan en büyük problem “baba”nın yokluğu. Bu iki şekilde karşımıza çıkabiliyor: birincisi babanın fiziksel olarak olmaması, ikincisi babanın manevi olarak olmaması. Yani baba vefat etmişte olabilir, vefat etmediği halde bizim anne-babalı yetimlik dediğimiz, maalesef ki anne-babası varken yetim kaldırılma durumudur, böyle de olabilir. Öncelikle baba merkezli sonrasında diğer aile ilişkilerinde yaşanan psikolojik travmalara bağlı olarak bir bağımlılık serencamının başladığını görüyoruz. Yani kaotik aile ortamı buna bağlı olarak yaşanılan travmalar, özellikle ön ergenlik döneminde yaşanılan problemler doğrudan maddeyle tanışmada etkili oluyor. Yaşanan bu olaylar gençler için maddeyi tabiri caizse bir terapi yöntemi, bir baş etme becerisi olarak kullanmaya itiyor. Yani şu doğru bir yaklaşım değil: gençler keyfine içiyorlar. Kimse keyfine kendini öldürmeye çalışmaz, elinin titrediğini görerek, yoksunluk krizleriyle baş etmekle uğraşarak, vücudunun belli yerlerinde yaralar çıktığını, 5-6 ayda 8-10 kilo zayıfladığını, dişlerinin dökülmeye-çürümeye başladığını görerek bir insan “çok seviyorum, hastayım ben buna” diyerek keyfine içiyorum demez. Yani aslında asıl sormamız gereken soru “sana ne oldu da, seni kim incitti de sen bu dünyada varken yok olmayımış gibi yaşamayı tercih ediyorsun” sorusudur. Ehli vicdan sahiplerinin bu soruyu sorması gerekiyor.

Uyuşturucu bağımlılığını önceden önlemek adına toplum olarak neler yapılabilir?

İnşallah bu röportajı üniversiteye giden genç kardeşlerimiz okuyacak. Bizim bağımlılıkta önleyici çalışma diye tanımladığımız bir süreç var. Nedir bu süreç: insanlar birdenbire bağımlı olmuyorlar, bu belli süreçler sonunda gerçekleşiyor. Eğer bağımlılığa giden süreçlerde bağımlılıktan önce bir destek ve terapi süreci kurulabilirse kız veya genç erkek yol yakınken buradan viraj alıp dönebilir. Nedir bunlar? Mesela ben gittiğim programlarda üniversiteleri arkadaşları okullara yönlendiriyorum. Üniversitede okuyan bir arkadaş haftada bir gün, birkaç saatini bulunduğu çevredeki herhangi bir lise veya ortaokula gidip, orada bir rehber öğretmeniyle görüşüp “ya böyle hiç okulda olmasın, bi gitse şu okuldan dediğiniz yaka silktiğiniz çocuklar var mı?” diye sorsa -ki mutlaka olacaktır-,  dese ki ben onlarla burada haftada bir gün birkaç saat sizin yanınızda çay içmek istiyorum, çikolata ısmarlamak, iki muhabbet etmek istiyorum. Bu sıradan basit bir proje değil, çok devrimci bir şey. Çünkü evinden destek alamayan, sosyal hayatta itibar görmeyen, okulda itibar görmeyen bu gencin öyle veya böyle bir bölümde üniversite okuyan, az çok bir tecrübesi oluşmuş bir abisi veya ablası tarafından destek görmesi, muhabbet, ilgi görmesi bizim tahmin dahi edemeyeceğimiz boyutta bir şeydir. Yani bu bir profesörün lisans 1.-2. sınıf öğrencisini karşısına alıp düzenli olarak konuşması ilgilenmesi gibi bir şeydir. Bu nasıl o öğrenciyi motive eder, heyecanlandırır, etkilerse aynı etkinin çok daha fazlası o gencin ruh dünyasında karşılık buluyor. Bunu yapmak için maddi hiçbir engelimiz yok. Tek engelimiz nefsimiz yani gayrete gelmeyişimiz, görmeyişimiz. Yani yarın-öbür gün bu röportajı okuyanların pek çoğu aile sahibi olacaklar. Allah-u Teala bize önceden zekât gönderme imkanı tanıyor burada. Eğer biz bugün ilgilenirsek ilerde bizimde ergenimiz olduğunda birileri de bizim çocuklarımızla ilgilenecek, gelip abilik veya ablalık yapacak. Bu dünya böyle dönüyor. Benim çocuğumla siz, sizin çocuğunuzla ben ilgileneceğim. Bu iş böyle çünkü ergenlik döneminde kulaklar anne-babaya kapanmakta, akranlara açılmaktadır. Kritik noktamız burası, öyle çok büyük projeler yazalım çizelim demeye gerek yok. Bunun için bir simit bir çay parasına bir de kocaman, yüce bir yüreğe sahip olmamız yeterlidir. Bunlar tamamsa caddeler, sokaklar, okullar bizi bekliyor. “hocam biraz riskli değil mi”, değil. Çünkü bu çocuklar “daha akıllılara” göre daha az hesapçıdır. Daha samimidir, daha delikanlıdır, daha harbidir. Sizin tebessümünüz ve simidiniz onu zıplatabilirken öbürüne falan lüks kafede kahve ısmarlamanız bile tatmin edemeyebilir. Dolayısıyla kritik meselemiz şu: üniversitede okuyan kardeşlerimiz tek başına veya organize bir şekilde Fi-Sebilillah bu gayrete girmek, bu yolda yürümek zorunda. “Hocam ben bilmiyorum, ben mühendislik okuyorum, insandan anlamıyorum” gibi şeyler geçerli bir bahane olamaz. Rabbimiz Teala bize şunu söylüyor: siz bildiklerinizle adım atın, ben size bilmediklerinizi öğreteceğim. Bu Allah’ın vaadidir, hak sözdür. “Yarabbi benim gücüm sadece bu okula gidip bir gençle ilgilenmeye ona çay ısmarlamaya yetiyor” diyelim ve Allah-u Teala bize bilmediklerimizi hikmetle öğretsin inşallah.

Hocam, aslında bir sonraki sorumuz da bahsettiğiniz konuyla alakalıydı. Yani Bizler İnsani ve İslami sorumluluğumuzu yerine getirmek adına neler yapabiliriz, bize düşen görev ve sorumluluklar nelerdir?

Yani işin bir bu tarafı var bir de ben Türkiye’deki İslami camiaların dilinin terbiyesi olması için de bu tür çalışmaların gerekli olduğunu düşünüyorum. “Dilinin terbiyesi olması” derken ne demek istiyorum yani biz, sen-ben oturup konuştuğumuz zaman esip gürlüyoruz. Ama hayatın dibine düşmüş, bedenini satmış, hırsızlık yapmış, kolunu kesmiş, hapse düşmüş, annesiyle arası bozulmuş bütün bu travmaları yaşamış bir delikanlıyla oturup bir çay içtiğimizde biz kendi imanımızı, kendi teslimiyetimizi, kendi fikirlerimizi, okuduğumuz gereksiz kitapları, okuyamadığımız gerekli hayatı ve hayatları ve hayatın ne olduğunu daha iyi anlayacağız. Sıkıntımız bu, bizi rahatlık bozuyor, arkadaşları rahatsızlık durumu zedeliyor maalesef. Karıştırdığımız nokta burası maalesef, dolayısıyla bu anlamda hem bizi motive eden hem imanımızı ve takvamızı ziyadeleştiren bir vesile olacaktır. Daha net bir şey söyleyeyim: Peygamber (a.s.) müşriklerle bileniyordu. Eğer müşrikle bilenmezse iman, takva zirveye ulaşamaz. Eğer müşrikle, kafirle, münafıkla mücadele etmiyorsan –mücadeleden kastım kavga etmek değil, hallenmiyorsan, görüşmüyorsan-, 70 kez Ebu Cehil’in kapısına gitme gayretini göstermiyorsan, gece namazı kılamazsın ki. Kıldığın namazdan lezzet alamazsın ki. Onun için genç arkadaşlar şöyle diyor: hocam, namaz kılıyorum ama keyif alamıyorum. O namaz sahada koşana şifa, oturana değil. O namaz, o Kur’an, Allah için cihat edene, gayret göstere şifa. Oturup elinde tesbih sallayana değil, işleri karıştırmış durumdayız. O dert denizi bize gelecek ki, samimi dualar -sipariş değil- değecek ki bize inşallah ondan sonra gönlümüzde, işimizde başka bir yere ulaşacak. Ve ondan sonra inşallah bu topraklarda en garibanında, en günahkarında, en düşmüşünde yanımızda soluklandığı, dergahımızda gelip çay içtiği, muhabbet ettiği, yanımızda sohbete geldiği, namaz kılmasa bile yanımızdan ayrılmadığı, yanımızda olmasa bile gönlünün bizimle olduğu bir hale geleceğiz ve bu eşiği, kritik noktaya aşmış olacağız inşallah. Umarım hep beraber bunları yaşarız.

Madde bağımlılığında işin manevi-ruhi bölümünü nasıl değerlendirirsiniz?

Yine işin bu noktasında da büyük bir hata yapıyoruz. Türkiye’de bağımlılıkla mücadele dendiğinde ya da herhangi bir psikolojik rahatsızlık söz konusu olduğunda biz şunu diyoruz: Kur’an oku geçer, hadis oku geçer. Subhanallah, yani anksiyete de Allah’ın hadislerinden, ayetlerinden bir ayettir. Sünnetullahta bir karşılığı var. Yani kaygı problemi de sünnetullah kanununa göre işleyen bir şey. Yani biz nasıl benzinle çalışan bir araca su koyup çalışması beklemiyorsak, bu türden yanlış yönlendirmelerden de bir sonuç almayı bekleyemeyiz. Üstelik Allah korusun, bu türden yanlış yönlendirmeler insanları imandan da soğutabilir. Bana çok geliyor, hocam diyor “çok zikir çektim, çok Kur’an okudum hala toparlanamıyorum” diyor. Abla Allah kabul etsin ama seni yanlış yönlendirmişler. Sen yine zikir çek, Kur’an oku ama senin bunun yanında 6 ay ilaç kullanman gerekecek. Hasta olmuşsun, tıpkı bronşit olduğunda sadece Yasin okumaya sarılmadığından bunda da öyle yapamazsın. Yani sadece Yasin okumaya sarılabiliriz de bizde o takva yok. Ashab-ı Kiram da var, meşhur durumu biliyorsunuz. Bir gün yolculuğa çıkıyor Ashab-ı kiram, bir yerde konaklıyorlar fakat yiyecekleri yok. Konakladıkları yerde yaşayan insanlardan yiyecek istiyorlar. O kavim yiyecek vermiyor. Bir süre sonra oradan bağrışmalar duyuluyor. Gidip bakıyorlar, o kavmin reisini yılan veya akrep gibi bir şey sokmuş. İçinizde onu iyileştirecek biri var mı diye soruyorlar. Var diyorlar ve sahabeden biri kalkıyor, Fatiha’yı okuyor, adam ayağa kalkıyor. Şimdi Fatiha’nın sırrına ermiş, ne istiyorsam Rabbim Teala bana verir diyen bir müminsek, doktorun vesile olmasına gerek olmadan da Allah Teala bize şifa verir. Ama bizde o teslimiyeti yok şu anda maalesef ya da çok azımızda var. Dolayısıyla biz ilaçla tedaviye başvurmak zorundayız, şifayı Allah (c.c.)’tan bilerek ama. Tıpkı bunun gibi biz psikologdan, sosyal hizmet uzmanından, psikolojik danışmandan, bir çocuk gelişimciden, bir pedagogdan da destek alırız, almalıyız. Bu bizim “Allah’a imanında sorun mu var kardeşim” dememizi gerektirmez. Bunu yapmadığımız zaman adam diyor ki, “hocam dua ediyorum, dualarım kabul olmuyor. Galiba Allah beni sevmiyor”. Hayır diyorum kardeşim, Allah seni seviyor ama sen şifanı yanlış yerde arıyorsun, yanlış yöntemle arıyorsun, feneri yanlış yere tutuyorsun. Dolayısıyla Rabbimiz Teala bize bu konuda basiret nasip etsin, hikmetle yönlenmeyi/yönlendirmeyi nasip etsin.

 

Murtaza BULUT

Son Yazılar
Bir cevap bırakın
Güvenlik Güvenlik sorusunu güncellemek için resime tıkla