KANAAT VE ŞÜKÜR

KANAAT VE ŞÜKÜR

Bu yazımda dünya üzerinde gün geçtikçe daha çok nimet, yiyecek, mal-mülk, makam-mevki sahibi oldukça nefislerin de bunun paralelinde gelişerek, doymazlık, sahip oldukça daha fazla isteme, şükür etmeme, yediğinden haz alamama, sahip oldukları ile yetinmeme gibi bizi nankörlüğe götüren özelliklerimizden dilim döndüğünce, kalemim yazabildikçe bahsetmeye çalışacağım. Okuyup bundan ibret alabilme, istifade edebilme umuduyla.

Biraz hafızalarımızı zorlayıp şöyle bir 10-20 yıl önceki hayatımıza, yaşantımıza gidelim hep beraber. Hatırlıyorum küçüktüm daha, elimdekilerle mutmain olabiliyordum, en ufak bir nimete sahip olduğumda onunla sevinebiliyordum ve bu sevinç uzun süre devam edebiliyordu. Gözümüz az ile yetinip doyuyordu. Sofrada bir tas çorba, soğan ve ekmek beni doyuruyordu. İçecek olarak ne vardı peki? Kola? Meyvesuyu? Meşrubat? Diğer katkılı içerikler? Hiçbiri değildi; su vardı su. Su ile yemeğimizi tatlandırıp sindiriyorduk. Bir tas su tüm bu saydıklarıma kafiydi. Kola, meyvesuyu diğer katkılılardan alamadığımız lezzeti su dan alabiliyordum. Hele ki bazen sofrada yaylalardan, bayırlardan getirilen ayran da olmaz mıydı, işte o zaman keyfimize diyecek yoktu. Kana kana içerdim soğuk ayrandan. Ya şimdi; soframızda o zamanlar hayalini bile kurmaktan mahrum olduğumuz yiyecekler, etler, meyveler, içecekler var ama midemiz bunları yemekle doymaz oldu. Yediğimiz o etin, o meyvelerin, o tatlıların lezzeti, mutluluğu , doyuruculuğu niye o içtiğimiz bir tas çorbanın yanından bile geçemiyor? Bir türlü doyurmuyor bu yemekler bizi. Bir türlü haz vermez oldu. Ne kadar çok bol menülü, bol çeşitli sofraya sahip olduysak o kadar da; bol, geniş, zengin olan yüreğimiz fakirleşti, soframız zenginleşti ama aynı zamanda ruhumuz dolayısıyla kalbimiz fakirleşip tatminsiz bir hal aldı.

Peki ya bize alınan bir çift ayakkabı, bir elbise o zamanlarda ne kadar değerli ve kıymetliydi bizim için. Çok iyi hatırlarım bir çift ayakkabı sahibi olduğum zamanlar toprağa basmazdım, taşların üzerinden giderdim ki ayakkabılarım kirlenmesin, yıpranmasın diye. Tabi küçüktük belki ama elimizdeki en ufak bir şeyle sevinip, tatmin olabiliyorduk. Çünkü kalbimiz zengindi ve kıymet biliyorduk. Çünkü yokluk bize bir şeylere sahip olmanın kıymetini, şükrünü iyi öğretiyordu. Ya şimdi ne haldeyiz. Yedikçe yemek isteyen, doydukça acıkan, sahip oldukça elindekine yetinmeyip daha çok isteyen bir hal almadık mı? Daha çok dünyalık sahibi oldukça şükrü sadece bir sözcüğe ‘şükür olsun’ demekten ibaret hale getirdik.

İşte kardeşler bütün bunların altında kalbi dünyalık sevgisi sardıkça ruh ne kadar sahip olunduysa doymadı, hakiki manada şükrünü eda edemediğinden oldu. Mal artıkça biz azaldık. Makam mevki büyüdükçe kalp küçüldü, biz küçüldük, biz küçüldükçe dünya sevgisi bize sahip oldu. Kalbimiz çok büyüktü o zamanlar, ondan sebep kanaat sahibiydik de dünya bize hakim değildi. Şimdi de ‘kanaat’ vasfını yitirdik de dünya bize hâkim oldu.

Konu ile alakalı olarak halifeler dönemini hatırlatayım: fetihler yapıldıkça İslam devletinin kasasına mallar, ganimetler girdi, nimetler İslam devletinde arttıkça Müslümanlar refaha kavuştular. Bu refahlık, dünya sevgisi onları daha feyizli amellerden uzak etti. Mevki makam hırsı 4 halifeden sonra bölünmelere –kan, revana –iç savaşlara sebep verdi. Hz. Ömer döneminde fazla ganimet sahibi olmanın getirdiği hantallaşma, cihattan alıkoyma endişesinden dolayı halife ganimetleri kısma yoluna dahi gitmişti.

Anlaşılacağı üzere ‘kanaat’ etme vasfımızı kaybettikçe dünyalıkların hiçbiri bizleri tatmin etmeyecektir. Hep nefsimize yedirip, içirmekten başka bir şey yapılmayacaktır. Ve bu da bizi büyük hüsranlara, bunalımlara sürecektir. Olması gereken her nimete kanaat edip onu Allah rızası için değerlendirip, istifade edebilmektir. Elde edilen her nimeti hem lafzen hem fiilen şükrünü ederek kullanabildiğimiz vakit hem o nimetten haz alacaz hem sevap kazanacağız. Buda bize daha hayırlı işlere sebep olacaktır inşallah. Yediğimizi, içtiğimizi, aldığımızı, tükettiğimiz her malzemenin Allah’ın bir lütfu olduğunu, bununla şükür ve sabır ile sınandığımızı bilerek davrandık mı o zaman her şey daha kıymetli, daha huzurlu daha doyurucu daha çok bereketli olacaktır Allah’ın izniyle.

Umarım sahip olduğumuz tüm varlıkları ve hatta yoklukları yaratanın bir lütfu olduğunun şuurunda olarak yaşayabilmeye müyesser oluruz.

En içten Sevgi ve muhabbetlerimle lütufların sahibine emanetsiniz…

 

Mehmet TUNA

Son Yazılar
Bir cevap bırakın
Güvenlik Güvenlik sorusunu güncellemek için resime tıkla