SİYASİ BATILILAŞMA ve COĞRAFYAMIZIN İŞGALİ

SİYASİ BATILILAŞMA ve COĞRAFYAMIZIN İŞGALİ

Bismillah.

Geçen yazımızda batı dünyasının coğrafyamıza yönelik hamlelerinin edebiyat ayağına değinmeye çalışmıştık. Batının edebiyat aracılığıyla zihinlerde seküler yaşam arzusu uyandırma ve bu doğrultuda Müslümanları kendi hegemonyası altına alma isteğini vurgulamıştık. Bu yazımızda ise yapılan hamleleri siyasi perspektiften ele almaya çalışacağız inşallah.

  1. asırdan itibaren içtihat ve çağa uygun İslami dinamizmden yoksun kalan, adalet ve onun siyasal söyleminden uzaklaşan Osmanlı, yüzünü batı dünyasına çevirmeye başladı. Batıya odaklanmış fakat toprak kayıplarından kurtulamamıştı. Yaşanan kayıpları ilk başta askeri olarak algılamış ve çeşitli batılı devletlerin ordu sistemini model almıştı. Fakat ordu değişikliği de bir işe yaramamış, yenilgiler sonlanmamıştı. Osmanlı, askeri yeniliklerin işe yaramadığını görünce siyasi olarak da gittikçe batıya doğru evrilmeye başladı. Bu mantaliteye kayan devlet yöneticileri (3. Selim, 2. Mahmut vs.), siyasi sistemini de değiştirme yoluna gitmiş ve böylece kötü gidişatın son bulacağını ummuşlardı. İslam Devleti’nde Müslüman olmayan biri yönetici olamaz. Yapılan anayasal (her ne kadar anayasal olsa da siyasal amaçlı) reformlarla devletin asıl sahibi Müslümanlar ile Gayr-i Müslimler eşit sayılmış, Gayr-i Müslimlere de yönetim hakkı tanınmış oldu. Böylece devletin İslami vasfı darbelenmeye başladı. Ardından Batının eğitim süzgecinden geçen Jön Türkler, devletin kurtuluşu adına batılı yönetim sistemini hayata geçirmek için düğmeye basmıştı. Devlet yönetimini tek elden kurtarma adına atılan siyasi adımlar, batılı güçlerin kısa süre sonra coğrafyamızı esir almaya giden yolu açmıştı. Abdülhamit’in despot yönetici olduğunu ve bundan dolayı özgürlüğü getireceklerini her fırsatta dile getiren İttihat ve Terakki Cemiyeti (Jön Türkler), değişen sistemle yapılan seçimler yoluyla siyasi iktidar üzerinde etkiyi ele geçirmişti. 1909 yılına gelindiğinde ise artık ihtilal zamanının geldiğini düşünmüşlerdi. Yola çıktıklarında özgür düşünce naraları atan İttihatçılar, gücü ele geçirdiklerinde farklı bir sese tahammül edemiyorlardı. İktidara geldikten sonra farklı seslere tahammül etmeme durumu günümüze değin sürmüş ve hala devam etmektedir.

Hal böyleyken sadece batıcıları suçlamak doğru bir yaklaşım değildir elbette. Devleti 33 yıl yöneten ve Osmanlı’nın yıkılışını geciktirdiğine inanılan 2. Abdülhamit’in en büyük eksiği kendisine ait bir entelijansiyasının (aydın, siyaset adamı ve medya desteği) olmayışıydı. Dış politikada Batıya kafa tutan, içeride ise batı yanlısı çevrelerle mücadele eden bir padişah için bu durum büyük bir eksiklikti. Tek başına kalan Abdülhamit, yapılan bir isyan sonucu yönetimden el çektirildi. Bunun yanında İttihat ve Terakki içerisinde İslami fikirlere sahip aydınlar olmasına rağmen aktif bir siyaset üretememişler ve meydan batıcılara kalmıştı. Bunlardan biri olan ve Osmanlı’nın sadrazamlığını yapmış Sait Halim Paşa hiçbir zaman muktedir olamamış ve düşüncelerini pratiğe dönüştürememiştir. Buradan da anlıyoruz ki sadece fikir sahibi veya aydın olmak yetmez, aynı zamanda siyaset ve stratejiyi iyi bilmek gerekir. Zamanın dinamiğine uygun İslami fikir ve stratejiler geliştirerek İslam’ın aslında her çağa uygun olduğunu ispat etmek gerekir. Üzülerek belirtmeliyiz ki değindiğimiz süreçte İslami düşünceye sahip aydınlar siyasette boy gösterememiştir.

Yönetimi elinde bulunduran ve batının tam anlamıyla güdümüne giren İttihatçılar, Osmanlı’yı 1. Dünya Savaşı’na soktular. Alınan basiretsiz karar ve uygulanan hayalperest stratejilerle Osmanlı büyük bir yenilgiye uğramıştı. Libya, Mısır ve Cezayir daha önceden kurtlar sofrasında paylaşılmıştı. Bu savaşta da Suriye, Irak ve Arap yarımadası işgal edilmişti. En önemlisi de dinimiz İslam’ın ilk kıblesi, Selahaddin Eyyubi’nin Fatihi olduğu ve Mescid-i Aksa’nın da içinde bulunduğu Kudüs’ü İngilizler ele geçirmişti. Yayınlanan bir deklarasyonla, bugün dünyanın başına bela olan Siyonist Yahudiler Filistin topraklarına yerleştirilmeye başlandı. Böylece Osmanlı komutasındaki İslam dünyasının kadim coğrafyaları, batının sömürgesi altına girmeye başladı. Bunun sebeplerinden biri hatta en önemlisi Müslümanların önceki gibi birlik içinde olmamalarıydı. Nitekim batının İslam dünyasına yönelik temel yaklaşımı Müslümanların dağınıklığı üzerinedir.

  1. Dünya Savaşı’nda kısmi başarılar elde eden askerler öncülüğünde Müslüman halk, sömürgeci güçlere karşı direnmeye başladı. Yukarıda değindiğimiz siyaset ve stratejide aktif olma hususu burada da geçerliydi.

Bu askerler içerisinde mücadelenin liderliğini üstlenen, ne yazık ki İslam dininin değerlerinden tamamen yoksun, batı hayranı Mustafa Kemal oldu. M. Kemal halkın desteğini almak amacıyla İslamcılık düşüncesini benimsemişti. Bu düşünce sadece ileride emellerini gerçekleştirmeye dönük hamleydi. Onun liderliğindeki batıcı kadro, kazanılan savaş sonunda tamamen batı kriterlerine uygun bir rejim getirdiler. Buradaki durum 15 Temmuz direnişine benzetilebilir. Darbecilere karşı her kesim İslam dinine sarılmıştı. Fakat aradan geçen bir buçuk yıl içerisinde ne yazık ki tekrardan dünyevileşmeye başladık.

Yapılan rejimle Laiklik, Milliyetçilik ve Kemalizm yeni kurulan devletin resmi ilkeleri olmuştu. Türkçülük zihniyetiyle Kürtler ve Araplar küstürüldü. Laiklik zihniyetiyle ise İslam dünyası düşman, batı dünyası dost ilan edildi. Milliyetçilik düşüncesi sadece Türkiye’de değil Osmanlı’dan kalan diğer Ortadoğu coğrafyalarında da yayılarak Müslümanlar birbirlerine karşı ötekileştirildi. Böylece Osmanlı merkezli İslam coğrafyasını parçalama, sömürme ve Müslümanlar içine tefrika sokma hedefi gerçekleşmiş oldu. O zaman yapılan inkılapların ürettiği sorunlar bugün Müslümanların vahdeti önündeki en büyük engel olarak belirmektedir.

Rabbim tekrardan birlik olduğumuz günleri göstersin, zalimlerin tuzaklarını boşa çıkarsın. Allah’a emanet olun.

 

Yusuf DEMİR

Son Yazılar
Bir cevap bırakın
Güvenlik Güvenlik sorusunu güncellemek için resime tıkla