Açlık ve İsrafa Çare Nebevi Yoldur!

Açlık ve İsrafa Çare Nebevi Yoldur!

Teknoloji, kolaylıklar ve imkânlar çağında yaşıyoruz. Öte yandan tüketim ve savurganlık çağında yaşadığımızın farkında bile değiliz. Kendimizi dahil etrafımızdaki her şeyi birer birer tükettiğimizin farkında bile değiliz. Yaşadığımız çağın bize dayattığı bu hal bizleri kendi özümüzden/benliğimizden koparıp bambaşka birine dönüştürmüş durumda. Öyle ki bu yeni benliğimizin bize dikte ettiği savurganlığımız ve doyumsuzluğumuz bize görmeyi, hissetmeyi ve en önemlisi de merhamet ve şefkat göstermeyi tümüyle unutturdu sanki. Oysa Dünya’mızı ayakta tutan şey merhametti. Bu hayatı yaşanır kılan, insanı insan yapan her değerin özünde şefkat ve merhamet vardı. Bu duygulardan uzakta kalmış olan insanların oluşturduğu karanlık bir çağda yaşıyoruz artık. Bakmasına rağmen gör(e)meyenlerin çağındayız. Dünyada sadece kendisi yaşıyormuşçasına umursamaz, vurdumduymaz, etrafında olan bitenlerden habersiz, inleyenleri, feryat edenleri, elini uzatanları, açları, açıkta kalanları gör(e)meyenlerin çağındayız artık. İradesine ipotek konulan, boynuna geçirilen ‘popüler’ kancalarla çekiştirildiğini, sürüklendiğini gör(e)meyenlerin çağındayız. Merhametsizliğimizden dolayı kararan dünyamızdan, etrafımızda olan bitenlerden habersiz olmamızdan olsa gerek hiçbir şey bizi hayrete düşürmüyor artık. Gördüğümüz, duyduğumuz veya yaşadığımız hiçbir şey bizi şaşırtmıyor artık.

Evet, merhametsizliğimizin bedelini sadece biz ödemiyoruz. Her karanlık eylemimiz bize zarar verdiği gibi yaşadığımız dünyaya ve aynı dünyayı paylaştığımız diğer insanlara da zarar vermektedir. Öyle ki dikkatsizliğimizin ve savurganlığımızın ortaya çıkardığı en büyük sorunlarından biri hiç şüphesiz dünyada yaşanan açlık ve israf sorunudur. Dünyanın bir kısmı çok yemek ve savurganlıktan kaynaklı hastalıklarla boğuşurken diğer bir kısmı ise yiyecek bulamamaktan kaynaklı ortaya çıkan hastalık ve sorunlarla boğuşmaktadır. İşte bu dengesizliğin sebebi ise bizim merhametsizliğimiz ve bu durumun bir sonucu olarak sorumsuz davranışlarımızdır.

Mahlûkatın en şereflisi olan insan, Nebevi öğretiden uzaklaştıkça geçmişinden kopup ‘anı yaşayan’ köksüz ve ruhsuz bir zevkpereste dönüşmüş bulunmaktadır. Tüketime endeksli kapitalist sitemde ‘müşteri’ olmaktan başka bir vasfı olmayacak kadar basitleşmektedir insan. Müşteri vasfına bürünen insan haz peşinde koşarken dünyasını ve ahiretini tükettiğinin farkına bile varamamaktadır.  Haz peşinde koşanlar, tatmin olma ve kanaat etme gibi duygularını kaybettiklerinden dolayı çılgınlar gibi tüketerek büyük bir israfa neden olurlar.

Her meselede olduğu gibi yeme-içme ve tüketim meselesinde de Müslüman kişi Allah’ın ve Resul’ünün belirlemiş olduğu ölçüye/sınıra uymak zorundadır. Bu noktada Rabbimiz şöyle buyurmaktadır: “Yiyiniz, içiniz fakat israf etmeyiniz. Çünkü Allah israf edenleri sevmez." (A'râf-31). Amr b. Şuayb'ın, babası aracılığıyla dedesinden naklettiğine göre, Allah’ın Resulü (sav) şöyle buyurmuştur: "Kibre düşmeden ve israfa kaçmadan (dilediğiniz gibi) yiyin, sadaka verin/harcayın ve giyinin!" (Nesâî, Zekât, 66). Ayet ve hadislerde belirtildiği üzere İslam medeniyeti insana yeme, içme ve harcama gibi mevzularda ölçülü olmayı, ihtiyacı kadarı olanı almayı ve ihtiyacından fazla kalanı ise paylaşmayı öğütlemektedir.

Bugün dünya genelinde yaşanan açlık sorununun temelimde Allah ve Resul’ünün koymuş olduğu ölçünün fazlasıyla aşılması vardır. Birleşmiş Milletler (BM) tarafından geçen ay açıklanan "Dünyada Beslenme ve Gıda Güvenliğinin Durumu" adlı rapor, açlık gerçeğini tüm çıplaklığıyla ortaya koymaktadır. Rapora göre dünyada açlık çekenlerin sayısı 2015 yılında 780 milyon, 2016'da 804 milyon, 2017'de ise 821 milyon kişi. Son iki yılda ise açlık çekenlerin sayısına 40 milyon kişi daha eklendi ve rakam 821 milyon kişiye yükseldi. Anlayacağınız dünyadaki her 9 kişiden 1'isi aç yatıp kalkmaktadır.

Daha acı olanı ise açlık sorununu ortadan kaldıracak, milyonlarca insanı doyuracak besinin katbekat fazlasının çöpe atılmasıdır. Dünyanın yıllık gıda tüketim miktarı 4 milyar ton iken üretilen bu gıdanın ise sadece 2,7 milyar tonu tüketiliyor. Yani 1,3 milyar ton gıda tüketilmeden çöpe atılıyor ve israf ediliyor.

Dünyada ki bu acı tablonun sebebi insanın doyumsuz ihtirası, tatminsizliği ve kanaatsizliğidir. İnsan nefsani arzularının peşine düştükçe ilahi ölçüyü kaçırır ve bu konuda haddi aşmaya başlar. Yaşamak için yiyen insandan yemek için yaşayan insana bir dönüş başlar. Canının her istediğine ulaşmaya çalışan, bugünün tabiri ile pisboğaz olan insan aslında midesini değil ona kötülüğü emreden nefsini doyurmaya çalıştığının farkında değildir. Nitekim Hazret-i Ömer (r.a), elinde bir et parçası bulunan Câbir (r.a) ile karşılaştığında:

“–O nedir?” diye sormuş, Câbir (r.a) da:

“–Canım çektiği için satın aldığım bir et parçasıdır.” demişti.

Bunun üzerine Hazret-i Ömer (r.a) şu ikazda bulundu: “Her canının çektiği şeyi satın alır mısın? Yoksa sen, “…Siz dünya hayatınızda bütün güzel şeylerinizi harcayıp tükettiniz…” (Ahkaf-20) ayetinde bahsedilen kimselerden olmaktan korkmuyor musun?” (İbn-i Hanbel, Zühd)

İslam’ın yeme içme hususunda gösterdiği bu hassasiyet sadece işin israf boyutu ile alakalıdır değildir. Bu durum insanın sağlık ve sıhhati ile alakalı bir durumdur. İnsan hayatta kalmak ve yaşamını sürdürmek için yeme ve içmeye ihtiyaç duyar. Ancak ihtiyacın fazlası bedene zarar verir, bedene güç vermesi gerekirken bedeni hantallaştırıp işlevsiz hale getirir. İskenderiye Mukavkısı, Peygamber Efendimize pek çok hediye ile birlikte bir de doktor göndermişti. Efendimiz (sav), doktora: “Âilenin yanına dönebilirsin. Çünkü biz acıkmadıkça yemeyen bir kavimiz. Yediğimiz zaman da doyuncaya kadar yemeyiz.” buyurdu. Peygamber (sav) bu tutumu ile “Hiçbir insan, midesinden daha tehlikeli bir kap doldurmamıştır. Hâlbuki kişiye, kendisini ayakta tutacak birkaç lokma yeter. Şâyet bir kimsenin mutlaka çok yemesi gerekiyorsa, midesinin üçte birini yemeğe, üçte birini içeceğe, üçte birini de nefesine ayırsın!” (Tirmizî, Zühd, 47) hadisi yaşadığımız modern çağın bir hastalığı olan israfın ve aşırı yemekten kaynaklı birçok hastalığın reçetesini bizlere sunmaktadır.

Tasavvuf geleneği ise yiyip içme hususunda kişilerin manevi seviyeleri nispetinde hassasiyetlerin de değiştiğini ifade eder. Meselâ şeriatta, doyduktan sonra yemek israftır. Tarikatta ise doyuncaya kadar yemek israftır. Hakikatte ise kifayet miktarını Allah’ın huzurundan gâfil olarak yemek israftır. Marifette ise, bütün bunlara ilâveten, Cenâb-ı Hakk’ın lütfettiği nimetlerde sergilediği ilâhî tecellileri tefekkür etmeden yemek israftır. Bugünün materyalist ve zevkperest dünyasında bu hakikati idrak etmek zordur elbette, ancak Müslüman her işinde hakikatin, doğrunun ve nebevi öğretinin peşinde olmalıdır.

Bugün sadece komşularımız değil yaşadığımız dünyada yüz milyonlarca insan açlıktan yatamayacak bir durumdadır. Hatta insanlar açlıktan kaynaklı hastalıklardan dolayı can verirken, Dünya’nın diğer ucunda ise insanlar fazlaca yediği şeyleri sindirebilmek için soda içip midesini sıvazlamakta, diyetisyenlere tonlarca para harcamakta ve en nihayetinde obezite gibi hastalıklar nedeniyle can vermektedirler. Bu dengesizlik ve acı tablo insanların kendi elleriyle yaptıklarından kayaklıdır. Sorunu ortaya çıkaran insandır ve çözümü ortaya çıkaracak olanda insandır. Çözüm yukarıda bahsini ettiğimiz ilahi ve nebevi ölçüdür.

Bize sınırsız hazzı, tüketimi, doyumsuz istekleri, canının her istediğini yapmayı teşvik eden zevkperest çağın akıntısına karşı ilahi ve nebevi ölçüye tutunarak hayatımızı idame ettirmemiz gerekir, aksi halde savurganlığımızın bedelini “Gereksiz yere de saçıp savurma! Çünkü savurganlar şeytanların dostlarıdır. Şeytan da rabbine karşı çok nankördür." (İsra, 26-27)  ayetinde geçtiği üzere şeytanın dostu olarak hesap gününde ödeyeceğiz.

Son olarak yazımızı Allah Resulünün şu güzel duasıyla bitirelim: "Rabbimiz! Bütün işlerimizdeki israfımızı, ölçüsüzlüğümüzü, cahilliğimizi, hatalarımızı ve bizden daha iyi bildiğin her türlü kusurumuzu bağışla! Ya Rabbi! Ciddi ve şaka yollu yaptığımız yanlışlarımızı, bilerek ya da bilmeyerek işlediğimiz günahlarımızı affeyle!" (Müslim, Zikir, 70.)

Söz&Kalem - Selman Talayhan

0 YORUMLAR

    Bu KONUYA henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz...
YORUM YAZ