Allah Onlardan Razı, Onlar da Allah’tan Razı

Allah Onlardan Razı, Onlar da Allah’tan Razı

Peygamberler silsilesinin son halkasını oluşturan Resûl-i Ekrem ve onun ashabının hayatı, bizler için hayatın her alanını kapsayan dersler içeren bir derya niteliğindedir. Bundan dolayı siyer ve tabakat kitaplarına yalnızca bir tarih kitabı olarak değil, örnek alınması gereken bir “hayat rehberi” olarak da bakılması gerekir. Zira Resûlullah ve ashabı, bizler için en güzel örnektir.

Resûl-i Ekrem, risaletle görevlendirildikten sonra Mekkelileri en yakınlarından başlamak suretiyle İslâm’a davet etti. Risaletin on üç yıllık zaman dilimini oluşturan Mekke döneminde, müşriklerin çoğu, Resûl-i Ekrem’e düşmanlık ederek iman etmedi. İman etmedikleri gibi durmadan Resûlullah’a eziyet ediyorlardı. Fakat iman etmeyenlerin yanı sıra, Resûlullah’ı tasdik edenler de vardı. Resûl-i Ekrem’in davetini tasdik ederek ona iman eden müminleri; vahyin semadan nüzulüne şahit olanlar, Resûl-i Ekrem’in en yakınları, arkadaşları, yani sahabiler olarak adlandırıyoruz. Onlar, Resûl-i Ekrem’in en zorlu zamanında canla başla yanında olan güzide nesildi. Herkes Peygamberimizi inkâr ederken, onlar Peygamberimizin yanında durdu. O’nu hep tasdik ettiler. Hakaretlere, işkencelere, ayrımcılığa uğradılar ama imanlarından vazgeçmediler. Çünkü onlar, gönüllerini “Sevgililer Sevgilisi”ne vermişlerdi.

Kur’an-ı Kerim, önceki peygamberlerin kıssalarını anlatırken peygamberlere iman eden müminlerden de bahseder. Peygamberimize iman eden sahabiler, Kur’an-ı Kerim ve hadis-i şeriflerde sıkça övülmüş ve faziletlerinden bahsedilmiştir. Ashab-ı Kiram, Kur’an-ı Kerim’in yanı sıra, Tevrat ve İncil’de de kendilerinin faziletlerinden söz edilen belki de tek nesildir.

Sahabi efendilerimizin Tevrat ve İncil’deki misalleri, Fetih sûresinin son ayetinde şu şekilde geçmektedir: “Muhammed Allah'ın elçisidir. Beraberinde bulunanlar da kâfirlere karşı çetin, kendi aralarında merhametlidirler. Onları rükûya varırken, secde ederken görürsün. Allah’tan lütuf ve rıza isterler. Onların nişanları yüzlerindeki secde izidir. Bu, onların Tevrat’taki vasıflarıdır. İncil’deki vasıfları da şöyledir: Onlar filizini yarıp çıkarmış, gittikçe onu kuvvetlendirerek kalınlaşmış, gövdesi üzerine dikilmiş bir ekine benzerler ki bu, ekicilerin de hoşuna gider. Allah böylece onları çoğaltıp kuvvetlendirmekle kâfirleri öfkelendirir. Allah onlardan inanıp iyi işler yapanlara mağfiret ve büyük mükâfat vadetmiştir.” (Fetih, 29)

Ashab-ı Kiram’ın bu ayet-i kerimede geçen vasıflarına tek tek bakacak olursak birinci vasıfları, kâfirlere karşı çetin, kendi aralarında ise merhametli olmalarıdır. İnsanlık tarihinin hiçbir döneminde Asr-ı Saadet'teki gibi bir kardeşlik görülmemiştir. Müslümanlar, Medine’ye hicret ettikten sonra Peygamberimiz, Mekkeli ve Medineli Müslümanları kardeş ilan etti. Bu kardeşlik, tarihe “ensar-muhacir kardeşliği” olarak geçti. Tarih, daha önce böyle bir kardeşliğe sahne olmamıştı. Zira kavmiyetçiliğin çok yaygın olduğu bir dönemde sahabiler, aynı kandan olmamalarına rağmen mü’min kardeşleriyle evlerini, bahçelerini ve mallarını paylaşıyorlardı.

Ayet-i kerimeye göre sahabi efendilerimizin ikinci vasfı, rükû ve secde etmeleri, yani namaz kılmalarıdır. Resûl-i Ekrem, bir hadis-i şerifinde namazın önemi hakkında şöyle buyurmaktadır: “Rükûları, secdeleri, abdestleri ve vakitlerine riayet ederek beş vakit namazı kılmaya devam eden ve bu beş vakit namazın Allah katından gelen bir emr-i hak olduğunu kabul eden kimse cennete girer.” (İbn Hanbel)  Namaz, Hz. Âdem’den Resûl-i Ekrem’e kadar gönderilen tüm nebi ve resullerin ortak ibadetidir. Önceki ümmetlerden hiçbir ümmet yoktur ki, onlara namaz kılmaları emredilmiş olmasın. Namaz, İslâm’ın esasları olarak nitelendirilen ibadetler arasında Mekke’de farz kılınan tek ibadettir. Namaz, Peygamberimizin yirmi üç yıllık risalet vazifesinin her ânında olmuştur. Bundan dolayı namazın yeri, diğer ibadetlere nazaran daha kıymetlidir.

Üçüncü vasıfları ise, Allah’tan lütuf ve rıza istemeleridir, yani Allah’ın rızası dâhilinde bir hayat talep etmeleridir. Mü’minin hayatındaki yegâne gayesi, Allah’ın razı ve hoşnut olacağı bir ömür olmalıdır. Bu anlamda dua, büyük bir önem arz ediyor. Her daim dualarımızla Allah’a el açmalı, lisan-ı hâlimizle acziyetimizi ifade etmeliyiz. Hz. Enes’ten (ra) rivayet edildiğine göre, Peygamberimizin en çok yaptığı dua şu idi: “Allah’ım, bize dünyada da güzellik ver, ahirette de güzellik ver; bizi cehennem azabından koru!” (Buhârî, Müslim) Dua, Rabbimizle aramızdaki perdelerin kalktığı andır. Rabbimiz, Furkan sûresi 77. ayette şöyle buyuruyor: “De ki: Duanız olmasa Rabbim size ne diye değer versin!” Demek ki dua, Rabbimizin yanında değerimizin olmasına vesile olan büyük bir ibadettir. Sahabi efendilerimiz, geceleri âbid, gündüzleri mücahid olan insanlardı. Gecelerini namazla, duayla ve zikirle geçirirlerdi. Zaten onları “sahabi” yapan da buydu. Onlar, sabahlara kadar konuşup amel etmeyenlerden değildi.

Sahabi efendilerimizin İncil’deki vasıfları da çok manidardır. Müfessir Zemahşerî, ashabın İncil’deki misali hakkında şöyle der: “Bu, Allah’ın İslâm’ın başlangıcı, yavaş yavaş artarak güçlenmesi ve iyice sağlamlaşması için verdiği bir temsildir; çünkü Peygamber (sav) tek başına ayağa kalkmış; sonra Allah onu kendisine iman edenlerle kuvvetlendirmiştir. Tıpkı ekinin ilk çıkan kökünün ondan türeyen filizlerle sarılarak çiftçinin hoşuna gidecek hâle gelmesi gibi.” (Zemahşerî, el-Keşşâf)

Ashab-ı Kiram’ın vasıflarının anlatıldığı ayet, şu müjde ile nihayete eriyor: “Allah onlardan inanıp iyi işler yapanlara mağfiret ve büyük bir mükâfat vadetmiştir.” Tabii mağfiret ve mükâfat, Ashab-ı Kiram’ın vasıflarına sahip olmak ve onların güneş gibi aydınlık yollarını takip etmekle mümkündür.

Sahabi efendilerimiz; risaletin en zorlu dönemlerinde tüm eziyetlere, hakaretlere, boykotlara, açlığa, susuzluğa ve işkencelere rağmen sabır, samimiyet ve fedakârlıklarla İslâm davasını daha ileriye götürmenin gayreti içerisinde oldular. Onlar; risaletin ilk gününden boykot yıllarına, Taif’ten Medine’ye hicrette, Bedir’den Uhud’a, Hendek’ten Hudeybiye’ye, Hayber’den Mute’ye, Mekke’nin fethinden Huneyn’e, Tebük’ten Resûlullah’ın ahirete irtihaline kadar her daim mallarıyla ve canlarıyla Resûl-i Ekrem’in yanında durdular, hiçbir zorluk karşısında geri adım atmadılar.

Ashab-ı Kiram’ın bin bir zorlukla bizlere bıraktığı bu mirası koruyabilmek için İslâm davasını omuzlamalı ve onların bizlere bırakmış olduğu mirası gelecek nesillere ulaştırmalıyız. Ashab-ı Kiram’ın bizlere bıraktığı bu mirası gelecek nesillere ulaştırmanın tek yolu, davet ve tebliğdir.

Başta Resûl-i Ekrem olmak üzere tüm sahabi efendilerimiz, hayatımızın her alanında bizler için yegâne örnektir, ‘üsve-i hasene’dir. Bu anlamda başta davet alanı olmak üzere tüm hayatımızı Resûl-i Ekrem ve sahabi efendilerimizin dosdoğru yoluna göre şekillendirmeliyiz. İmanın elde kor bir ateş hâline geldiği bu asırda hepimiz birer sahabi gibi yaşamalı, onlar gibi birer davetçi olarak insanları ihyâ etmeliyiz.

Her işin bir usulü/metodu vardır. Davet gibi önemli bir vazifenin de usulünün olmaması düşünülemez. Hatta belki de usule riayet edilmesi gereken en önemli alan İslam davetidir. Zira davet vazifesinde muhatap insandır. Dolayısıyla davet gibi önemli bir vazifede nelere dikkat edilir, nelerden kaçınılması gerekir hususu, davetçi açısından üzerinde dikkatle durulması gereken bir meseledir. Usule riayetin, başarıya ulaşmanın esası olduğu unutulmamalıdır.

Sahabi efendilerimizin bizlere miras bıraktığı İslâm davasını daha ileriye götürme gayreti içerisinde olan bir İslâm davetçisinin sahip olması gereken vasıflar, hususiyetler vardır. Bu vasıf ve hususiyetler; kılavuz, ihlas, sağlam bir akide, az da olsa sürekli bir ibadet, ilim, hikmet, sabır, samimiyet ve duadır.

   • Kılavuzumuz; Kur’an, sünnet ve sahabenin dosdoğru yoludur. Eğer bu kılavuzlara sıkı sıkıya temessük edersek son nefesimize kadar istikamet üzere kalacağız.

   • İhlas; davetimizi, birileri bizleri taltif etsin diye değil, yalnızca ama yalnızca âlemlerin Rabbi olan Allah razı olsun diye yapmaktır.

   • Sağlam bir akideye sahip olmak, davetçinin öncelikli vazifesidir. Bir davetçinin şek-şüpheye mahal bırakmayacak şekilde sağlam bir akideye sahip olması gerekiyor. Unutulmamalıdır ki, akidedeki en ufak bir çatlak, ileride telafi edilemeyecek tahribatlara sebep olabilir. Zira akide esastır, işin bidayetidir.

    • İbadetlerin az da olsa devamlı olanı efdaldir. Sağlam bir akideye sahip olan bir davetçinin sonraki vasfı, hiç şüphesiz ibadet bilincine sahip olmasıdır. Mü’minin, Allah’ın rızası dâhilinde yaşadığı her hâli ibadettir. İman ve İslâm bir bütündür, birbirinden ayrı düşünülemez. İman kalbin ameli, İslâm ise uzuvların amelidir.

    • İlim, bir Müslümanın en büyük vazifesi olan davet vazifesini icra ederken sahip olması gereken olmazsa olmazlardandır. İlimsiz davet mümkün olmadığı gibi, muhatapta hiçbir tesiri de yoktur. Hatta bazen ilimsiz davet, faydadan ziyade zarara sebebiyet vermektedir.

    • Hikmet, davetimizde takip edeceğimiz usuldür. Yerli yerinde konuşmak ve hareket etmektir. İlimsiz davetin mümkün olmadığı bir hakikattir, fakat hikmetsiz ilmin hiçbir faydası olmadığı da bir hakikattir.

    • Sabır; davet yolunda karşılaşacağımız sıkıntılara, engellere sebat etmektir. Rabbimiz, Kur’an-ı Kerim’de sabrın önemi hakkında şöyle buyurur: “Ey iman edenler! Sabır ve namazla yardım dileyin. Şüphesiz Allah, sabredenlerle beraberdir.” (Bakara, 153)

    • Samimiyet, İslâm davasına aşkla bağlanmaktır. Çıkar ve menfaat gütmeden İslâm’a hizmet etmektir.

   • Dua, davetçinin sığınağıdır. Bir İslâm davetçisinin, hem kendisine hem de hidayeti için uğraştığı insanlara sürekli dua etmesi gerekir. “Rabbimiz! Bizi doğru yola ilettikten sonra kalplerimizi eğriltme. Bize tarafından rahmet bağışla. Lütfu en bol olan sensin.” (Âl-i İmrân, 8)

Söz&Kalem | Yusuf Serik

0 YORUMLAR

    Bu KONUYA henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz...
YORUM YAZ