Aydın Cenazesi

Aydın Cenazesi

Gasilhanede insanın içi ürperir. Bunun sebebi her ne kadar derecenin düşük tutulması olsa da ölümün soğukluğunun ve korkunç yüzünün buraya sindiğini kimse inkâr edemez. Burası soğuk, korkunç ve ürpertici bir yer...
 İnsanlar burada çok az kalsalar bile ömürleri boyunca unutamazlar. Çünkü sevdiklerini gördükleri son yer burasıdır. Ondan sonra ne yazık ki insan artık kaybettiği sevdiğini bu soğuklukla anımsar! Sevdiğine dair ne zaman güzel bir şey hatırlayacak olsa bu ürpertici soğukluk gelip başucuna konardı. Burası bazen olur olmaz yerlerde kendini hatırlatır, insan rüyalarında bile sık sık buraya uğrardı.  
Bugün de beyaz uzun mermerin kenarında gasil için gerekli malzemeler duruyordu. Başörtülü, yere kadar uzun kıyafetler giyinmiş üç görevli kadın görevleri için orada hazır bulunuyorlardı. Bugün burası bayağı hareketliydi. Sebebi vefat eden kişinin çok zengin ve tanınmış bir yazar olmasıydı.
Cenaze namazı takriben 2 saat sonra kılınacak ve cenaze Teşvikiye Mezarlığı’na defnedilecekti. Birazdan caminin bahçesine kocaman güneş gözlükleriyle, pahalı cenaze kombinleriyle sanat ve basın camiasının tanınmış simaları doluşacak, röportajlar verecek, üzüntülerini (!) dile getireceklerdi. Onun nasıl mübarek (!) biri olduğundan, kıymetinin bilinmediğinden söz edip ışıklar içinde yatmasını dileyeceklerdi.  
Vefat eden kadının kızı Canan cenaze ile beraber gelmişti. Ablası cenazeye yetişemeyeceği için organizasyonu o yapıyordu. Annesinin son hazırlıkları yapılırken yanında olmak istemişti. 3 kadın görevliyle beraber gasilhaneye girmiş, kadınlar hazırlıklarını yaparken o da cenaze merasiminin sorunsuz olması için telefondan emirler verip duruyordu. Hazırlıklar tamamlanınca cenaze teneşire uzatılmıştı. Vücudu aşırı şişmiş, yer yer morarmıştı. Kadınlardan biri duş başlığını eline alıp ılık suyu cesedin üzerinden akıtırken kızı bir iki adım geri çekildi. Korktuğu için mi yoksa gasilhaneye yayılan kokudan dolayı mı geri çekildiği belli değildi. Yüzünü buruşturmuş; üzüntü, korku ve tiksinti dolu bakışlarla annesine bakıyordu. Arada burnunu çeke çeke ağlıyor, fısıltı gibi bir sesle:
“Ahh, canım anneciğim” diyordu. Cesetteki değişiklikler onu şaşırtsa da aslında bu normaldi. Cenazenin yurt dışından getirilmesi, cenaze töreninin hazırlanması derken cenaze kaç gün morgda beklemişti. Normalde onu buraya getirmezlerdi fakat annesi hastalık sürecinde:
“Ben öldükten sonra isterseniz benim cesedimi yakın ama küllerimi olsun memleketime gömün,” dediği için bunca eziyete katlanıp onu buraya taşımışlardı.
“Ah annem, nasıl memleket sevdalısıydın ama insanımız seni anlayamadı!”
Gassal kadın ılık sudan yükselen buharlar arasında sakin bir sesle sürekli aynı anlaşılmaz sözleri tekrar ediyordu. Dua ediyor olmalıydı.
“Ğufraneke ya Rahman, ğufraneke ya Rahman…” Kızı müdahale etmeye yeltendi. Çünkü annesi bundan rahatsızlığını zaman zaman dile getirirdi.
“Neden herkes aynı şekilde gömülür anlamam. Hayatı boyunca aklıyla hareket etmiş, bilgi ve irfanla kuşanmış, donanımlı bir insanı bir yobaz gibi gömmek nedir? Sor ölmeden, istiyor mu dualarla gömülmeyi? Bu öldükten sonra bile insanları bir kalıba sokmaktır. Ne yazık ki bizim halkımız taklitçi ve çok cahil. Böyle insanları yönetmek için en kullanışlı araç dindir” derdi. Canan kendini durdurdu. Müdahale etmekten vazgeçti. Çünkü bu ülkede cenazeyi defnetmenin bazı kuralları vardı ve o itiraz etse bile hepsi uygulanacaktı.
Kızına göre kendi ülkesinde kıymeti bilinmemiş, fikirleri anlaşılmamış, çağdaş aydınlardan (!) biri de annesiydi. Yazdığı yazılar ve basılan bazı kitapları yüzünden hakkında sayısız dava açılmıştı. Tehditler almış, onu çok üzen bazı siyasi gelişmeler yüzünden ülkesinde yaşayamayınca Fransa’ya taşınmıştı. Fakat bu onu mücadelesinden alıkoymamış, hatta yazılarını yayımlatacak gazete bulamayınca bir blog açıp yazılarını oradan yazmıştı.
Göz ucuyla annesini yıkayan kadınlara baktı. Eğer birilerinin dediği gibi annesi bir yerlerde onları izliyorsa bu başörtülü kadınların onun vücuduna dokunmasından çok rahatsız oluyordur. Hastalığından hemen önce yazdığı yazıda:
“Şu ana kadar başörtülü bir kadının, bırakın dostum arkadaşım olmayı yakınımda olmasına bile rızam olmadı. Bir kadının başındaki örtüyü gördüğümde o kişi ile aramda soğuk bir rüzgâr estiğini, demir bir duvar gerildiğini hissediyorum. Zorunlu durumlarda bile o kişi orada yokmuş gibi muhatap alınacak başka birini arıyorum. Onlar diyalog kurmak isteseler bile ben bu tavrımda ısrarcı oluyorum” demişti. Şimdi bu kadınları bu kadar yakınında görse hele de üzerine Arapça bir şeyler okuduklarını duysa ne acı çekerdi. Neyse ki o şuan bunları ne görüyor ne duyuyordu.
- Ne zaman biter işiniz? Dedi sert bir sesle. Yaşı büyükçe kadın cevap verdi.
- Yarım saate biter kızım.
Küçümseyerek kadına baktı. “Hıh, kızıymışım” dedi içinden.
“Canan, bizim gibi bir ailede yetiştiğin için çok şanslısın. Bizim ülkemizde daha ağzı süt kokan kızlarının başlarını paçavralarla kapatıp kuran kurslarına gönderen milyonlarca aile var. Fakat suç devletin, daha beyni yıkanmadan alsana çocuğu o aileden! Başörtüsünü okullarda yasak etmekle yetiniyor. Gericinin de işine geliyor. Alıyor kızı okuldan iki bilezik takan adama veriyor. Adam ömür boyu dövüp ayağını yıkatıyor” derdi annesi. Fakat bu kadınların yüzlerinde neden farklı bir sükûnet görüyordu. Teneşirde yatan cenazeye merhametle bakıyorlardı. Üç kadınında yüzüne tek tek baktı. Hiç öyle her gün dayak yiyip acı çeken insanlar gibi durmuyorlardı. Aksine huzurlu, sakin görünüyorlardı. Acaba kızlarını nasıl yetiştiriyorlardı? Bu ülke de eskisi gibi değildi. Şimdi kadınlar daha rahat oldukları için artık zorla kapatılan başlarını açmaları gerekirdi ama tam tersi başı açık bir sürü insan örtünüyordu. Neden?
Paris’te okurken sınıfında bazı örtülü kızlar vardı. Onlarda zorla örtünmediklerini aileleri istemese hatta bütün dünya karşı çıksa bile başörtülerini açmayacaklarını söylüyorlardı. Peki, ama neden? Böyle giyinip mutlu ve huzurlu olmak mümkün olabilir miydi? Yani bir kadın isteyerek böyle giyinebilir miydi?
Kadınlardan biri suyu kapattı. Onları dikkatle izliyordu. Yaşlıca olan kadın:
- Başörtüsünü uzat kızım, dedi. Ne diyordu bu kadın? Başörtüsü derken? Yanağındaki yaşı hınçla sildi. Gassalenin yanına gelip kolunu tuttu.
- Çıkartalım onu! Anneme onu takmanızı istemiyorum. O da hayatta olsa takmak istemezdi, biliyorum. Yaşlı kadın şaşırdı. Canan sesini biraz yumuşatıp:
- Başörtüsü takmak zorunda mısınız?
- Evet kızım! Bu dinimizin bir vecibesi. Biz de kadınlar böyle defnedilir. İsterseniz hoca efendiye sorun. Olur derse anca öyle yoksa ben kendim çıkaramam. Kadının kolunu bıraktı. Hırsından bağırmak üzereydi. Teneşirde yatan annesine acıyarak baktı. Kadın, annesinin başını örtülerle kapatmış ve ancak bir hoca efendi izin verirse çıkartabileceğini söylüyordu. Annesinin yüzüne mahcup mahcup baktı. Yanaklarından ardı ardına birkaç gözyaşı süzüldü. Onu son olarak böyle başörtüsü ile görmek ne üzücüydü! Yazık ki onu hep bu son görüntüsüyle hatırlayacaktı!
Son örtüyü de sardıklarında artık annesini göremez oldu. Genç kadın kendini bir boşluğa düşmüş gibi hissetti. İçinde garip bir ürperti oldu. Son işlemleri yapan kadınların sesleri gasilhanenin soğuk duvarlarına çarparak kulağına doluşuyor, içine tuhaf daha önce tatmadığı bir huzur taşıyordu.
- Ğüfraneke ya Rahman. Ğufraneke ya Rahman. Ğufraneke…

Söz&Kalem | Meryem Varol

1 YORUMLAR

    Bu KONUYA henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz...
YORUM YAZ