Benlik Zindanında Şuursuz Çırpınışlar

Benlik Zindanında Şuursuz Çırpınışlar

Çağ, ifade çağıdır. Toplumda kendimizi ifade edebildiğimiz ölçüde kimlik buluruz. Ve aynı şekilde toplum da, kendini ifade edebildiğin ölçüde sana yer verir, seni kabullenir ve tanır. İfadenin kısırlaştığı milletler/bireyler arasında karmaşa, kaos, kavga ve savaş baş gösterir.

 Eşref-i mahlukat olan insanın kendini ifade edebilmedeki kullandığı temel argüman, duygularıdır. Duygular, bizi biz yapan asli unsurlardandır. Onlarla sevinir, onlarla üzülürüz. Onlarla küser, onlarla barışırız. Duygusuz insan, duygusuz toplumları; duygusuz toplumlar da ifadede kısırlaşmış milletleri oluşturur ki başta da belirtiğimiz gibi kaos, kavga ve savaşların temelini de bunlar meydana getirir.

Duygu, elzemdir. Zira duygular, bizleri kim olduğumuzu tanımaya ve ne hissettiğimizi anlamaya yarar. Dolayısıyla kendini tanımak ve anlamlandırmak isteyen her birey duygularını hissetmek zorundadır. 

Duygu kimliktir. An içinde yaşadığımız duygular; "Ben kimim? " sorusuna verilecek cevaptır.

 Korkuyu yaşayanın korkak, hüznü işleyenin mutsuz, sevinçle yoğrulanın mutlu, yiğitçe çarpışanın cesurdur kimliği.

"Aynı dili konuşanlar değil, aynı duyguları paylaşanlar anlaşır" demiş Rus şair Turgenyev. Peki farklı duygular hissetmek anlaşabilmeye engel midir? Farklı kimliklere sahip olmak aramıza mesafe mi koyar?

Herkesin kimlik numarası bir değildir. Dolayısıyla herkes aynı vakada aynı duyguları yaşayamaz, yaşamamalıdır. Aynı meselede kimileri üzülmeli iken kimisi öfkelenmelidir. Kimisi sevdalanmalı, kimisi haz almamalıdır. Toplum, ancak böyle gül bahçesine döner. Her bir gülü ayrı renkte, her bir gülü ayrı kokan...

Gülistan/gül bahçesindeki güller benzerlik veya farklılıkları ile gurur duyar. Zira bilirler ki onları güzelleştiren şey bazen benzerlikleri bazen farklılıklarıdır. Fakat insanoğlu için iki durum da kaos sebebidir. Aynılıklarımız haset ve buğz oluştururken, dokuz tane aynı veya benzer gülün arasında onuncu gülün de farklı renkte ve kokuda oluşu, benliğini/kimliğini saklamasına neden olur.

İnsan; toplumsal kabullenememe ihtimaline binaen rengini saklamayı tercih eden bir çiçektir. Farklı duygularını dışlanma korkusu ile içinde biriktirir. İçinde biriktirdiği tüm duyguları da onun için azaba döner. Dert olur, cefa olur. Gün gelir ya patlar ya solar. Oysa bilmelidir ki onun kokusu da rengi de ona hastır. Bir çiçek için farklı kokmak, kokmamaktan her zaman daha iyidir.

Duygularını kelepçelemek, insanı mengene arasında sıkıştırır. Hisler, tıpkı özgürlügü elinden alınmış bir kuş misali kafese tıkanır. Ona özgürlüğü ancak kapıyı açmakla verebilirsiniz. Duygularınızı yaşatmakla... Aksi halde ömür çok uzun olmayacaktır. Ve kuş en fazla dört duvar arasında uçma hakkına sahip olacaktır. Muhattap olacağı kişiler de hane halkından ötesi olmayacaktır.

...

Duygularımızı kelepçeledikçe zarar görüyoruz. Bizi ifade eden; kimliğimizi, benliğimizi ifade eden duyguları, anlık tepkileri, hisleri, refleksleri hapsettikçe buhranlarda buluyoruz kendimizi. Biz duygularımızı boğdukça içimizde, onlar da adeta boğazımıza sarılıp bizi boğuyor, nefesimizi kesiyor. Biz direndikçe onlar isyan ediyor bir çıkış yolu bulup kendini azade edebilme adına. Zira varoluş sahnesinde kendisine yer buldukça yaşayabiliyor 'duygu'.

...

Korkuyoruz. Farklı duygularımızı paylaşmaktan, yanlış anlaşılmaktan, duygularımızın dışlanmasından, hislerimizin kabul görmemesinden çekiniyoruz. "Yanlış anlaşılma putu" ile baş edebilme cesaretini kendimizde bulamıyoruz. Kendimizi rakip takımın taraftarı pozisyonunda görüp farklı tezahürat yapamıyoruz. Gole bile sevinemiyoruz. Oysa her maçta içinde bulunduğumuz insanlarla aynı takımı tutmak zorunda olmadığımızı bilmeli, kendimize de insanlığa da kabullendirmeliyiz. İçimizi kemiren soru işaretlerini, tümörleşmiş “acabalarımızı” tedavi etmeliyiz. Aksi halde metastaz( hastalığın vücuda yayılması) yapıp dört bir yanımıza bulaşırsa, tedavisi mümkün olmayacaktır. 

...

Peki, tek suçlu toplum mu? Elbetteki hayır. Kimi zaman kendi benliği ile savaşta bulur insan kendini. Kendi kendisi ile savaşırken... Var olan duygularını kendine kabul ettiremeyen insan, duygularını da paylaşmak istemez. Zira hissettiğinden veya benimsediğinden emin olmadığı hislerini, dibini deştikçe kendisine kabullendiremediği duygularını başkaları ile paylaşmak doğru ve tutarlı olmaz. Önce kendi iç kavgamızı yenmeli, sonra kafesin kapılarını açmalı...

Yalnız burada da dikkat edilmesi gereken bir ayrıntı daha var. Her kuşun kafesi açılmamalı! Yırtıcı kuşların kafesi açılırsa yine kaosa ve savaşa yol açmış oluruz. 

Toplumsal maslahat göz ardı edilmeden duygular aktarılmalı, paylaşılmalı. Zira her duygu müspet/mübah değildir. Her duygu paylaşılmayı hak edecek uygunlukta değildir. Her duygunun getirisi götürüsünden fazla değildir. Bunların her birini kalem kalem hesaplayıp, bunun bilincinde hareket etmeliyiz. Yırtıcı kuşların yeri ya ormandır, ya da kafes. Ama asla sadırdan dile yahut fiile dökülmemelidir. İnsan için, insanlık için...

Bütün bu hesaplarla birlikte birey kendi kavgasını yendikten sonra toplum da farklılıkları zenginlik saymalı. Farklı kokulardan korkmamalı. 'Farklılıklar zenginleştirir' şuuruyla bilinçlenmeli. Farklı olanları ayrık otu olarak görmemeli. Her kuşa yırtıcı muamelesi yapmamalı. Maslahatı göz ardı etmeden kuşları kucaklamalı.

Son olarak unutmamalı ki gülistanın zenginliği ,güllerin çeşitliliğindendir.

 Zengin olabilme ve kalabilme duası ile...

Söz&Kalem | Hüseyin Gülsever

0 YORUMLAR

    Bu KONUYA henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz...
YORUM YAZ