Bir Cahiliye Çağrısı! IRKÇILIK

Bir Cahiliye Çağrısı! IRKÇILIK

Irk (العرق) kelimesi Arapça’da “kök, bitkinin gövdesi, yaprağın sapı, damar, asıl, irsî özellik, nesep, menşe, ata” gibi anlamlara gelir.[1] İbn Manzûr’un naklettiği bir beyit eski Araplar’da ırk kelimesinin “soy üstünlüğü ve asalet” anlamında kullanılabildiğini göstermektedir.

Irkçılık, insanın seçim hakkı bulunmadığı bir noktada kendini farklı ve üstün görmesidir. Bu üstün görme psikolojisi ilk olarak Yahudilerde ortaya çıkmıştır. Tarihte birey olarak ilim, mal ve güçten dolayı kendini üstün gören şahıslar olmuştur fakat topluluk olarak kendilerini ilk üstün görenler Yahudilerdir.

Yahudiler kendi ırk ve soylarını o kadar üstün görmüşlerdir ki, İsrailoğullarından olmayanlar Yahudi dini müntesibi olamaz; ancak ve ancak onların hizmetinde bulunup bu şekilde şeref alabilirlerdi.

Yahudiler, Kuran’ın ifadesiyle kendilerini “Allah’ın oğulları ve dostları” olarak tanımlamıştır. Sadece onunla kalmamış kendilerine ateşin “sadece belirli günlerde” yakacağını iddia etmişlerdir. Boş bir kibir ve gurur içerisinde ayetin ifadesiyle “çıkarsa bizden çıkar, başkasından çıkmaz” mantığına saplanmışlardır.

Yahudiler kendilerini o kadar çok özel görmüş ve buna inanmışlar ki; son peygamberin gelse gelse kendilerinin arasında çıkacağına inanmış ve hatta Medine’deki diğer kavimleri son peygamberin kendilerinde gelişiyle tehdit etmişlerdir. Kendilerini o kadar üstün bir topluluk olarak görmüş ve buna inanmışlardı ki, Peygamber Efendimiz (sav)’de gördükleri tüm peygamberlik özelliklerine rağmen ona iman etmemiş; iman etmemekle kalmayıp ona komplo hazırlamışlardır. Kendilerini “kutsal kavim” olarak görmüşlerdir.

Bu şekilde ırkçılık ilk toplumsal yüzünü Yahudilerde gösterdi. Irkçılığın terbiye edilmemiş nefiste zuhur etmesi muhtemel bir hastalıktır.

Maalesef İslam ümmetinde de bazen düşmanların kışkırtmaları; bazen de terbiye edilmemiş nefislere sahip Müslümanlardan, tercih ve iradelerinin dışında kalan soy, kabile ve aşiretten kaynaklı taassup meydana gelmiştir.  Hz. Peygamber Efendimiz (sav) daha hayattayken Müslümanları en çok uyardığı, aman ha aman uzak durun dediği noktalardan bir tanesi de ırkçılık ve taassup olmuştur.

Hicretin altıncı senesi Şaban ayında (Ocak-628) yapılan Mustalik oğulları (Müreysi) savaşına münâfıklarda Müslümanların safında katılmışlardı. Bu savaş Müslümanların zaferiyle sonuçlandı. Savaştan sonra Hz. Peygamber Efendimiz (sav) ve İslâm ordusu Müreysi kuyusunun yanında konaklarken, Hz. Ömer'in ücretli işçisi olarak çalışan Cehcah b. Mes'ûd ile Hazrec'in eski müttefiklerinden bir aileye mensub olan Sinan b. Veber arasında kuyudan su çekme sırasıyla ilgili bir tartışma çıktı.

Tartışmanın boyutu büyüdü ve tartışma kavgaya dönüştü. Cehcah ve Sinan birbirlerine vurmaya başladılar. Sinan tek başına Cehcah'ı alt edemeyeceğini anlayınca "Yetişin ey Ensar topluluğu!" diye bağırıp Medineli Müslümanlardan yardım istedi. Münâfıkların ileri gelenlerinden Abdullah b. Ubeyy ile birlikte kuyu başındaki kavgayı seyreden Ensar'a mensup bazı Müslümanlar "Koşun, adamınıza yardım edin!" diyen Abdullah b. Ubeyy'in teşvikiyle Sinan'ın yardımına koştular. Ensar'dan bazılarının Sinan'ın yardımına koşması üzerine Cehcah da "Yetişin ey Muhâcirler!" diye bağırarak Mekkeli Müslümanları yardımına çağırdı. Orada bulunan bazı Muhâcirler de Cehcah'a yardım etmek için kuyu başına koştular. Her bir taraf, kendisini çağıranın yanında toplandı. Böylelikle Muhâcir ve Ensardan bazı kimseler kavga için karşı karşıya gelmiş oldular. Aralarındaki sözlü atışmalar kısa sürede hakarete dönüştü. Hatta bazıları kılıçlarını çektiler.

Kanlı bir çatışma çıkmak üzereydi. Durumdan haberdar olan Hz. Peygamber (sav), koşarak gelip iki topluluğun arasına girdi. Çok öfkeliydi. Şahitlerin ifadesine göre Hz. Peygamber  (sav)’i o güne kadar hiç böyle öfkeli görmemişlerdi. Birbirleriyle savaşmak için toplanmış iki topluluğun arasına giren Hz. Peygamber (sav), öfke ve sitem dolu bir üslupla "Müslüman olduktan sonra da câhiliye çağrısı öyle mi? Hâlâ câhiliye davasını sürdürüyorsunuz ha!" diye çıkıştı. "Artık bırakın şu câhiliye davalarını. Bu pisliktir, kötülüktür" dedi. Müslümanların bazı ileri gelenlerinin de araya girmesiyle iki taraf yatıştırıldı ve kalabalık dağıldı.[2]

“Müslüman olduktan sonra da câhiliye çağrısı öyle mi?” Hz. Peygamber (sav), İslam’ın insana kazandırdığı en büyük değerin ne olduğunu bu sözüyle açıklamış oldu. “Sizin en hayırlınız, en takvalı olanınızdır” şiarı terbiye edilmiş nefse hitap eder. Çünkü ayeti kerimenin ifadesiyle “sen ne yapsaydın da onların kalbini birbirine ısındırmazdın, fakat Allah onların kalbini birbirine ısındırdı”. İşte iman tam anlamıyla küfre mesafeli olmaktır. Kur’an-ı Kerîm’de insanlar iki kısımdır: “iman ehli ve küfür ehli”. Dolaysıyla İslam’da inançsal bir ayrım dışında, bir ayrıştırma göremezsiniz.

Hz. Peygamber Efendimiz (sav) ırkçılıktan, taassuptan ve fazilet çekişmesinden o kadar çok uzak durmuş ki, biri Müslüman diğeri Yahudi iki adam tartışırlar. Müslüman, “Allah’ın âlemleri içerisinde seçip üstün kıldığı Muhammed’dir” dedi. Yahudi de “Hayır, âlemler üzerine Musa’yı seçmiştir” dedi. Müslüman Yahudiyi tokatladı. Yahudi Hz. Nebi (sav)’e gelip olayı anlatarak Müslümanı şikâyet etti. Hz. Nebi (sav) buyurdu ki: “Beni Musa’dan üstün tutmayın. İnsanlar kıyamet günü bayılacaklar, ben de onlarla birlikte bayılacağım. O zaman Musa arşa sıkı sıkıya tutunacak. Bilmiyorum, o da bayılıp benden önce mi ayılacak, yoksa Allah onu bundan istisna mı tutacak.” [3]

Peygamber Efendimiz (sav), hayatı boyunca insanın bir diğer insanı iman ve takva dışında üstün tutulmasına müsaade etmemiş ve bundan kendi ashabını uyarmıştır.

Peygamber Efendimiz (sav), Mekke’nin fethinde, Kâbe’yi tavaf ettikten sonra yaptığı konuşmada, insanların ırk veya atalarını yüceltmelerine dair şunları söylemiştir: "Sizden cahiliye ayıplarını ve kibrini gideren Allah’a hamd olsun. Ey insanlar! Tüm insanlar iki gruba ayrılırlar. Bir grup iyilik yapan, iyi olan ve kötülükten sakınanlardır. Bunlar Allah nazarında değerli olan kimselerdir. İkinci grup ise günahkâr ve isyankâr olanlardır. Bunlar da Allah nazarında değersiz olanlardır. Yoksa insanların hepsi Âdem’in çocuklarıdır; Allah Âdem’i de topraktan yaratmıştır." Peygamber Efendimiz (sav), "Hepiniz Âdem’in çocuklarısınız. Âdem ise topraktandır. Herkes atalarıyla övünmekten vazgeçsin."[4]

Irkçılık öyle kötü bir hastalık ki, terbiye edilmezse, inancı bile millileştirmeye kadar gider. İslam’ı millileştirme hastalığı da günümüz salgın hastalıklarından bir tanesidir. İslam’ı millileştirenler, “milli” olanı da İslamlaştırmakla çifte cinayet işlemektedirler. “Necip millet”, “şanlı tarih” gibi masum görünümlü sloganlarla başlayanlar kendilerini diğer toplumlarda üstün görmekle birlikte Müslüman olmalarıyla İslam dini şeref bulmuş gibi tehlikeli düşüncülere kapılabiliyorlar.

Aynı şekilde “Çıkarsa bizden çıkar, başka yerden adam çıkmaz” mantığıyla kafasını naylon ülkelerin cetvelle çizilmiş sınırlarının içerisine gömenler, Allah’ın “Eğer yüz çevirecek olursanız, yerinize başka bir toplum getirir (emaneti sizden alıp onlara verir) de onlar sizin gibi yapmazlar.” (Hucurat-17) ilahi fermanını hiçe saymaktadırlar.

Bizlere bir bütün olarak “kullarım” diye hitap eden Allah’a, kıyamet gününde ismimiz, ırkımız ve aşiretimizin üstünlüğüyle değil, amellerimizin nitelik ve niceliğiyle hesap vereceğiz.

Yazımı, merhum Nuri Pakdil’in şu güzel selamlamasıyla bitirmek istiyorum:

“Sevgili arkadaşlar, hepinizi; anti emperyalist, anti kapitalist, anti sosyalist, anti nazist, en önemlisi de: Türkiye'ye özel ve ait olmak üzere anti firavunist bilinçle selamlıyorum. Ne mutlu ezeli-ebedi ulu önderimiz Hz. Muhammed'in, şefaatine nail olanlara. Sloganım şudur; Ne mutlu Müslüman'ım diyene!”

Vesselam…

 

Söz&Kalem Dergisi | Ahmet Karaduman

 

[1] İbn Manzur, Lisânü’l-ʿArab

[2] Buhârî, Tefsir, 63

[3] Buhârî, Husumat, 1

[4] Tirmizi, Tefsir

0 YORUMLAR

    Bu KONUYA henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz...
YORUM YAZ