Bizim Hazin Öykümüz

Bizim Hazin Öykümüz

“Kırılır da bir gün tüm dişliler

Döner şanlı şanlı çarkımız bizim

Gökten bir el yaşlı gözleri siler

Şenlenir evimiz barkımız bizim…”

Necip Fazıl Kısakürek

 

Düşüncelerin işgal edildiği, kalplerin tahrif olduğu bir devirden, yalan ve gerçeğin birbirine her zamankinden daha fazla benzediği, haksızlık ve zorbalıkların yeryüzünü aşarak asumanın kıvrımlarında dolaştığı bir zamanda tecessüm eder, hayat bulur bizim hazin ve dert sahibi öykümüz…

İsmi meçhul, sözleri telaşlı ve kederlidir, şivesinden nadir yalınlıkta samimiyet düşer ağlatımızın. Kimseler tanımaz geleceğin ölçüp biçtiğini. Kimseler bilmez yer ve saatini kesif dalgınlıklarda ağlamanın. Süreklilik muhafazasında serin bir nehir gibi akıp giden hayata pencereden el sallayan çocuktur hikayemiz… Yaşamaya elverişli değildir sevinçleri, belki bir akşamüstü ansızın can verir metal sağanaklar altında.

Başlamadan bizim kıdemli ve hazin öykümüz; kaç sabır taşına, kaç yenilgi çağına, kaç ölüm duvağına asılı kalmıştı esaret treninin ümit yoksunlukları. Mazlumun yüreğinden sökülen kaç asırlık yetimlikti bu çile, geçmiş zaman içinde müstekbir ellerden bizlerde izi kalan. Makberleri çatlatan biteviye sızılar kabuk tutmayı öğrenmez, hükümran hüzünler besler ve büyütür bakışlarında. Her şey bitti, olan oldu ve giden gitti denilen yer ve zamanda, en yenisinden bir hikaye başlardı oysa. Betonlar arasında gün batımı uğurlayan, ihtiyar bir papatya olurdu elleri ve salasını okurdu hayat ikindisinin.

Bilinmeyen yolculukların ardına takılan “keşke” yüklü söylentiler, sonbaharın erken başlayan soğuk akşamlarında, kırık bir rastlantıdan ibaret olan ve uzun yıllar değişmekten imtina edilen en muhkem düşünceleri esir alır sessizce. Sezinlemesi günden güne zorlaşan, anlamaktan yoksun kaldığımız çocukluk kederlerini, bir kısık lamba ile aydınlanan sessiz ve bir o kadar da kalabalık odalarda, uyumakta güçlük çeken masum kız çocuklarını; insafsız bir gürültüyle kıyamete dönüşen müstesna şehirleri düşünürken; zihinler çatlatan bir ağrı kilitlenir boylu boyunca. Ölüm istifhamı ile derin bir feveran başlar. İlanihaye sızar ruhun terli basamaklarına. Kederden emzirilen bir Cuma sabahında, ağlayış sofrasına kurulur ve dağılmış umutları tek heybede toplamak ve azade çağlara küheylanlar yollamak üzere mebruk bir sefer başlar. Ana karalar aşan, sayısız çağlar aşan, millet ve ırklar aşan; manası derin, mazhariyeti yüce, kıymeti dünyalar pahası bir büyük sefer…

Gönüllerden ırak bir tezgahta, kifayetsiz bir yazılış ile yer kaplar buruşuk, pejmürde, lâlettayin kâğıtlar üzerinde. Ve her şey alışılmışın dışında, beklenenin ötesinde, müttefik sükutlar eşiğinde hazırlanmaktadır titreyen hengamede. Müstehzi çırpınışlara tutunurken fikirler, hakikati örten seraplar zahir olsa da; muamması uzun sürmez ve çözülür girdabı bütün sahteliklerin. Çoklukla tesadüf edilmez ve ezici çoğunluklar hiçbir zaman perdenin arkasında gizleneni merak etmez belki. Malumdur, kuşkunun derin yamaçlarında beklenen, kuş uçmaz kervan geçmez yalnızlık sergüzeştleri okunur mısralarında. Ki şairler bilir, nice eşgali belirsiz melal düşer idam sehpalarına. Sayısı bilinmez, tahmini güçlükler taarruzunda, kimsesiz ölümler saklıdır tarihin damarlarında.

Bu çağın yarım kalmışları, eksik bırakılmışları ve kesik bir veda ile asla gelmeyecek günlerin kekremsi beklentisi içinde, tadını unuttukları visalin ızdırabında sarsılan hatıraları kuşatsın, bu hazin öykümüze gül renkli bayram seherleri yaşatsın. Körpe fetihlerin vetiresinde, solgun yüzlere can gelsin diye, yamalı heybesinden zulme tufanlar çıkarsın. Kırılsın da o gün bütün dişliler, dönsün şanlı şanlı çarkımız bizim…

 

Söz&Kalem - Orhan Özsoy

0 YORUMLAR

    Bu KONUYA henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz...
YORUM YAZ