Düşlerin Ölümsüz Yüzü

Düşlerin Ölümsüz Yüzü

Dağılmış bir evin, yitirilmiş salonundan geçerek soldaki merdivene yaklaştı. Üst kata çıktığında birkaç gündür aralıksız ve soluksuz bir biçimde aradığı dostunun; yaşam emareleri yerlerde gezinen, fersude yüzüyle karşılaştı. Onun adı, kendisinde zerre kalmayan Umut’tu. Kırık bir pencerenin kenarında oturmuş, cebinden çıkardığı metal yüzeyli mızıka ile nitelikli bir hüzün yaşamaya adaylığını koymuştu. Kalksa yerinden, koşamazdı. Bekleseydi, asla yetişemezdi kaçıp kurtulmakta olan yalnızlık cümlelerine...

Birden fazla denenmiş ve çoktan seçmeli bir hayatın yanılgılar dibacesinde yarım bırakılmış bir öykünün kaderi; asumana yazılan, mısraları tavana çakılı şiirler gibi sıkışık rüzgarların terli eteklerinde savrulmak, belki de sabah öğütücülerinin yüksek sesleriyle mevkisi belirlenmemiş kallavi bir hiçliğin ortasına basmaktı. Yanılmadı ve yaşadıklarından ötürü de kimseye darılmadı...

Dar kesimli gömleği, göğsünü bir hayli dışarı çıkarmış; ince ve sık sakallı yüzüne tabiri caiz olmayan cümlelerle yerli bir keder, yersiz bir endişe oturmuştu. Hayat ve memat eş anlamlı bir şimdiki zaman eylemi oluvermişti adeta. İstanbul şu dakikalar içinde Galata’dan ibaretti. Ne selatin camiler, ne türbe, ne imaret… Dünya küçülmüş, genç bir adamın bakış boşluğundan ibaret kalmıştı. Gerçeklikten kopan her şeyin anlamını yitirdiğini fark etmiş ve artık bulunduğu zaman ve mekan içinde nefes almanın ağır bir harp düzeninde çarpışmakla köklü bir ilişkisi olduğuna kanaat getirmişti Umut.

Dağınık aklına istikamet, perişan kalbine hayat bulamamıştı geçen yıllar içinde. Yolun son adımına gelene dek çıkmaz bir sokakta olduğunu asla anlamamıştı. Mütereddit saplantılarını fikir kıvrımlarında bertaraf edememiş; bazı kelimelerin bazı hislere denk düştüğünü ve her dil değişiminin aynı zamanda duygusal bir intihar olduğunu düşünürken, kimselere haber vermeden, ceketini alıp gidecekti bu sahte dünyadan. “Yeryüzünde her ayrılış, bizimkiyle benzeşiyor…” dedi annesini düşünürken. “Her şarkı bizim şarkımız oluyor anne, her ayrılış sirenine vekalet veriyorum, trenler istasyondan bizim yerimize ayrılıyor...” Başını kaldırıp Settar’a baktı. “Üzgünüm” dedi. “Çünkü yaşamak için elime aldığım her şey, bir süre sonra anlamını yitiriyor. Bir süre sonra, huzur aradığım şeyler en büyük huzursuzluk nedenine dönüşüyor.”

Kendisi için büyük, insanlık için küçük bir adım olan bu huzursuzluk yumağına, ölümün soluk benizli kelimelerine yaklaşırken, Beyoğlu’nun izlenimi nadir sokak aralarını düşündü. Kapalı gişe izlenen bir hüznü vardı, biliyordu. Terk edilmiş adresleri, köşe başında nöbet bekleyen fırıncı çırağını, sürekli siyaset konuşan bakkalı… Midyeci tezgahını, limon ve etin buruşuk tadını, akşam vakti tutuşan sokak lambalarının o mağrur ışığını, sevgiyi hiç kimseden görmeyişi, mutluluğu gerçek anlamda hiç tatmayışı ve ne dost ne arkadaş olarak hiç kimseyi bir türlü sevemeyişini anımsadı.

Koyuverdi başını sinsileşen duvara. Üşümüştü, suç kırık pencerenin idi. Soluk gri, anne eli değmemiş atkıyı köşeden aldı ve boynuna sardı. Aslına astarına bakılırsa annesinin eli, hayatının hiçbir yerine hiçbir zaman değmemişti. Çünkü o annesini henüz çocukluğunda kara toprağın kalbine defnetmişti. Belki de bu yüzden hiçbir zaman ve hiçbir yerde sevgi nedir bilmemişti.

Umut bu düşüncelerin esaretindeyken, Settar etrafa göz gezdirdi. Cam ve çerçeve nöbet değişimi yapmıştı. Kitaplar ortalığa saçılmış, köşesi damlayan çatı, görevini kötüye kullanarak parkelerin kısmen şişmesine neden olmuştu.

Dostunun bu hali karşısında derin bir iç ezilmesi yaşadı Settar. Çatlamış bir insan dudağı gibi durmadan kan kaybeden, bu kimsesizler mezarlığından tefrik edilemeyen evi ve Umut’u düşündü. Çocukluk arkadaşı ve en yakın dostu olan Umut’un günden güne tükenişini, tüm hayatının kendisine yalan söyleyerek, yani kimsesiz kaldığı zamanlarda kandırarak kendini; anlamsız ve yargı dağıtan bakışlarla örtüşen taraflarını düşündü.

Sonra kendi içine döndü, ayaküstü sigaya çekti kendini. Her akşam yokluğuna göz yumduğu sevinçlerin ağırlığını, yalnız ve kusurlu gecelerin hangi saklı ihanetin toptancısı olduğunu bilmeden, bilmek istemeden geçip gittiğini hissediyordu hayatın. Zira her şeyin yolunda gittiğini düşünmenin aslında hiçbir şeyi yoluna koymadığını o da detaylarıyla biliyordu. Burada asıl problem, umut ve geleceğin rengini kaybetmekti.

Gönülden ırak şikâyetlerin kilitlediği her kapıyı yeni yetme bir çilingire açtırmayı şimdiye dek marifet bilmişti Settar... Her defasında kırıkları toplamış, yasak ümitsizliğin dövücü kollarından gemi azıya alıp, tüm dostlarını fırtına ve dip dalgalarından korumak için çırpınmıştı. Dün övdüğüne bugün söven, ayakları yere basmayan, toplumdan ve gerçekten kopuk entelektüellerin cirit attığı teminatsız fikirler çağında savrulmamak için köklerin hayat veren derinliğine her vakitten ziyade bugün ihtiyaç vardı. Dünyayı koca bir alışveriş merkezine dönüştüren; insanlığı işçi, patron ve tüketici olarak tasnif eden bir çağın, insanı mekanik bir canlı olarak ya da haz ve hız peşinde avcılık yapan bir hayvan olarak görmesi; insan tekâmülüne katkı sağlayacak idrak ve araçlardan yoksun olduğunun sarih bir ifadesiydi aslında. Bu yüzden geleceğin insanlık rüyalarını sinema ve edebiyatta ete kemiğe büründüren isimlerin tasvir ettiği dünya, insanın kendisine yabancılaştığı ve egemen sistemin kontrolü altında umudunu ve insanlığını yitirmiş kabuslara dönüşüyordu. Settar, bu düşler mevsiminde ölümsüzlüğün yerleşim yerini arıyor, sonsuz yaşam arzusunu maddi kalıplara indirgeyen seküler çırpınışlara karşı ölümlü olmanın acılarını ve fakat bu ölümün ebedi bir hayata doğmak olduğunun; bu hakikatin dayanılmaz hafifliğini biteviye hatırlatıyordu.

Gözünden sakındığı bazı kelimelerin geçen yıllar içinde tedavülden kaldırılışını teessürle fark ediyor Settar… Nihayet teessürün de tedavülden kaldırıldığını öğrenince bu kelimenin içinde geçtiği tüm cümleleri kurmaktan vazgeçiyor. Nasıl oluyor? Bir dilden kelimeler nasıl emekli oluyor? Yoksa bileklerinden tutulup sarsılarak gözaltına mı alınıyor kelimeler ya da bu kelimeleri bir araya getiren suçlu harf grupları? Şartları kabullenmek durumunda kalarak “Müteessirim” demiyor artık. “Üzgünüm” diyerek sıyrılıyor bu fasıldan Settar.

“Üzgünüm, son tartışmamızda kullandığın sözler yüzünden bencillik yaptım. Üzgünüm, onca yıllık dostluğumuzu paranteze alıp, kim olduğunu bile bilmediğin insanlarla oturup kalkmana içerledim biraz. Üzgünüm, çünkü nefsime ağır geldi söylediklerin. Tek derdim çarpık arkadaşlıklara karşı seni uyarmaktı. Ben söylemiştim demek, haklı çıkmak beni mutlu etmiyor. Zira sade ve yalın bir gerçeğin, gösterişle tasarlanmış bir yalandan daha değerli olduğunu anlatmak istemiştim. Üzgünüm, bin nasihat bir musibetin yerini asla tutmaz…”

Umut, Settar’ın bu sözleri karşısında titredi. Pişmanlıklarını hatırladı. Yaptığı hatalar nedeniyle yaşadığı maddi ve manevi kayıpları…

Settar seslendi dostuna, kudemadan öğrendiği cümlelerin anlam ve önemiyle;

“Saman çöplerini, akrepleri, ağır işlerle yorgun geçen günleri düşünerek yaşayamazsın. Hayatı kâr ve zarar olarak hesaplayıp, zarar ettiğin yerde kepenk kapatıp gidemezsin. Hadi gel benimle, gidelim buradan. Biliyorum, çok yoruldun. Biliyorum, öyle bir yalnızlığa maruz kaldın ki; sanki yeryüzünde bir tek sen kaldın…”

Duraksadı Settar. Bu duyguyu daha önce yaşadığını hissetti. Yaşadığı düşüşün şiddetini o da o an iliklerinde hissetti. Sonra tam da o günlerde; o yalnız, işsiz ve çaresiz kaldığı günlerde kalbine inşirah olan sözü hatırladı:

“SENİ ASLA TERK ETMEYECEK BİRİSİ VARSA O ALLAH’TIR!”

Bu söz, kalbinin sükunetle yönetilen eyalet merkezinden yola çıkarak, birkaç saniye içinde dudaklarına geldi. Umut duydu bu cümleyi, tekrar etti.

“SENİ ASLA TERK ETMEYECEK BİRİSİ VARSA O ALLAH’TIR!”

Settar girdi koluna Umut’un. Bulunduğu yerden kaldırdı. Her yeni başlangıç bir bitişin evladıydı. Çıkıp gittiler, vapurla karşı kıyıya geçtiler. Üsküdar’da iki çay içtiler, bir açık. Yeniden başlamak için geç kalınmamıştı. Başına buyruk davrandı Settar; tatsız olaylara yer bırakmadı, kimse ölmedi mesela. Öykü yazarı onu tanıdığı günden beri hep böyleydi Settar. Öykü yazarına fikrini sormadan hikayeyi sonlandırdı. Yazacak bir şey bırakmadı, defter kapandı, kar başladı…

 

Söz&Kalem | Orhan Özsoy

0 YORUMLAR

    Bu KONUYA henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz...
YORUM YAZ