“Gönül Ülkesi”nin Naif Şairi

“Gönül Ülkesi”nin Naif Şairi

Muhammed Ata Yüksel | Söz&Kalem Dergisi

 

“Omr-i deger be-bâyed be’d ez vefât mâra

Kin ömr tey nemûdim ender ümidvâri

 

Bize bir ömür daha lazım vefatımızdan sonra.

Çünkü bu ömrümüz hep ümit etmekle geçirdik.”

 

Şeyh Sadî-i Şirazî

Herkes gibi senin de hikâyen devranın birinde bir kelime ile başladı. Ve sen bir sabah ansızın alıp başını gidince, yetim kaldı kalplerimizden senden bize arta kalanı… Bir talihsiz mektup gibi çaldı kapımızı o meşum haber. İş bu ayrılık o günden bilcümle hep payidar kalacak. Doğuda ölüm herkesin gizli bir mesleğiyken sen batıdan yankı verdin. Sırça kalplerimiz durdu, dağıldı ve kırıldı. Kelimelerin sessizlik kıyameti çoktan koptu bile. O kelimeler ki artık sahilsiz ve yelkensiz! Senden geriye kalan her bir şey tozla buz, yekûnu yağma oldu! En nihayet sol yanlarımızda atıp duran o candan alametin kurudu çeşmi.

Azizimiz, değerlimiz… Hüznü vicdanına elbise yapan sen ey şair! Gittin ve gidişinle içimizin ağrıyan kıyılarından nice şey boşaldı da kopup gitti. “Ötelerden kederin nağmelerini gönül kapılarımıza dayayıp duran o rüzgâra tutunduk” biz de. Şairler yasını hicran şiirlerinin şah beytinde tutmasın da ne yapsın? Sen ki aşk sarayının kıymetli hazinesinin peşinde, biz öylece imrenmekten gocunuverdik pervasız. Pinhan oldun sen ve kisvesiz kaldı kalbimiz, ayaza karşı. Kardan ellerle örttüğün kederli ve zayıf yanlarımız üşümeye yüz tuttu, kimsesiz nümayişler tezgahında dövünüp duracak gündüz ve gece. Bir kıyamet rüzgârı gibi esti üzerimize el sallayışın ve hepimiz dalında kuruyup solan yapraklar gibi savrulduk o yandan bu yana. Toprağın bağrında henüz yeşeren o büyük vedanın sancısı kamçıladı her yanımızı acımadan. Gizli kapaklı hıçkırıklarımıza kör bıçak gibi dokundu sessiz ağıtlar. Mağlup olduk ve şekva etmeye yüzümüz yok. Asırlık koca koca düğümler dizdin gırtlağımıza, ağzına kadar sitem dolu. Nicesiyle dövülür durur artık zırhtan bipar sinelerimiz, intizar gürzüyle. Dünya değirmeninden yontma keder yongası her dem bir meşale gibi artık içimizde.

“Aşk ve irfanın hıyabanında yürümek” seninle tek arzumuz yine de; biz bilsek de sen evvelden aşinasısın o adı yalnızlık olana. Şair değiliz ki göz kapakların bu mecburiyet reftarında en yakın dostumuz olsun. Biliriz elbet gecedir dostu şairlerin, kardeşi ise hüzün. Gecelerde, tıpkı bir sabah ansızın yitmen gibi uğra hanelerimize. Dünyanın kıymetsiz zamanlarını çıplak gözlerle göster bize ve nefesin “Cebrail kanadında salınan aşk gibi” değsin gönül evlerimize.

 

Sen ki hayıftan bir terennüm içinde “çiçeklerin başkenti müşfik bir bahara” yürüdün. Bir gül ile konuştun, iyice belleyip tahkik ettin ve tanıdık güller topladın toprağın kalbinden. Bahçıvanın seni görmesinden korkmadan hem. Sen sıkıntı ovasından, dinin basamaklarını aşıp da şüphe sokağının sonundan gönül doygunluğunun serin havasına, irfan bağına kanat çırparken biz burada durup durduğumuz yerde durmaya, sıramızı beklemeye icbar. Mide ve şehvetten daha anlamlı bir hikâye bırakarak uçtun ve o kâmil uçuşun hep hatırlarda. Bizse ne vakit hasret yükselse kanayan yanlarımızdan, gecelerin yerini amansız bir kızıllığa boyayacağız. Ta gökyüzünün yakasını yırtıp atıncaya dek.

 Sen artık düşlerimizin ölümsüz yüzü!  Anladık ve birçok şeye çokça da ağladık öyle ki. “Ölümün bir rinde âsûde bir bahar ülkesi” olduğunu bir daha bilsek de seninle, çok derinden yandık biz, kavrulduk sımsıcak. Senden sonra biz “boğazın ritim tanımaz çırpınışları, serin sepelek rüzgârın sinsi savruluşları, hüzün ve sadakatin şehrin eteklerine mahmur dokunuşlarıyla ve dünya dolusu endişeleriyle” baş başa kaldık. Bundan böyle “sade bir kahve ile kenti biz uyandıracağız” senin yerine. “Hatırı sayılır akşamlardan” birinde sana misafir olacak, ellerimizden yonttuğumuz çiçekleri toprağına ekeceğiz.  Serinlikte öyle aheste aheste salınsın diye serviler koyacağız başucuna. Ki “her seher bir gül açsın, her gece bir bülbül ötsün” başında.

Bir iğne ucu kadar da olsa değer mi dersin yüreklerimize o letafetinden azizim?  Lütfetsen de o kadife sesinden bir daha duysa kalplerimiz ney diyarından derdiğin şiirlerini. Gönlümüzün toz tutmuş yerlerine zerafetle dokunuşlar karsın sedan. Tut perçeminden buz tutmuş hayal kuvvemizin, götür gönül ülkene, dolaştır baştan ayağa, ta çözülünceye bağları bir bir. Zakkum ağacından boğazımızın kıyılarına dizdiğimiz ah’ları al da ser mısralarına. Şişip şişip dinen göz bebeklerimizi örten kapaklarını okşa parmak ucunla ki dinebilsin, bahusus yüzük parmağınla.  

Dün Medresa Sor’un yanı başında yitişine aydım. Nuh Nebi’nin aguşuna sığmadım. Güneşin altındaki kavruk yüzümün çatlakları suya kanmadı. Ubadin’in yanı başında Feqi’yi acısına şahit kılan Mela’nın yerini ben aldım birden.

 

“Îro ji derba xencerê lazim biêşan î Mela

Teşbîhê zulfa dilberê zanim perîşan î Mela

Zanim perîşan î ji dil bêhed biêşan î ji dil
Teşbîhê biryan î ji dil bil-lah ne ınsan î Mela”1

 

Hançer darbesinden canım öyle yandı bugün. Yârin dağılmış zülüfleri gibi perişanım. Yürekten hadsiz acılar içindeyim. Büryan gibi yanmışım, billahi insan değilim. Dudaklarım titrek titrek mırıldanıp duruyor. Yıkık ve viraneyim ve kayıp.

“Winda bûm li çolekî nexûya

Musa winda, Xizir winda, ez winda…”2

Neden sonra köyleri yakıldığından ağaçların ismini ezberden bilmeyen, Hızır’la bankta bir saate müşerref olmuş, yurtsuz, simetri hastanesinden zahir bir şair bitiveriyor yine yanı başımda. O doğduğunda çocukları delirmesin diye anneler onu dağıttılardı oysa. O kadar çok bakmış ki uzağa öldüğüne inanmamışlar. Bugün ben de dünyanın sonuna oturdum. Aklım bir kuş gibi hafif değildi fakat sen uçmuşsun. Tahtadan bir at ile getirdiler seni. Tıpkı onunkisi gibi pencereden henüz sevilmemiş bir ağaçtan aklıma bir kanser gibi yayıldı bu sahne. Kaçmak istedim, sense cennette plastik sanatlara da talim etmeye hazırdın. Elini hissettim önce omuzumda şairin, sonra sırtımda ve duruldum, buldum kendimi. Hayat devam etmeliydi muhakkak.

Bugün ta tepeden baktım doğduğun vatanına, dört yanı bereket Mezopotamya’nın iki dilime pay edilmiş nahyesine. Sonra bir esinti gibi özlemin oturdu usuma. Perdeler bir bir açıldı ve birden düştüler düş gemisinden. Yetmedi azizim, kurduğumuz düşlere yetmedi bu ömür. Biz daha nice şiirler derecektik gönül bahçelerinden. Nice hikayeler anlatacaktık birbirimize dengbêjlerden rol çalarak, öyle terutaze. Ben senden henüz ne Mela’yı ne Feqî’yi dinleyemedim bile. Elele verecek o kadim topraklarda buluşacak, uçsuz bucaksız engin ovalarda dolanacak, dimağımızı aşkın ve hüznün kadehiyle nice ıslayacaktık. Gecelerde konuştuklarımız fezanın karanlık havzasında sallanıp duruyor öylece. Kolumuz kanadımız öyle mecalsiz, öyle iştiyaksiz… Bize bir ömür daha lazım azizim. Ki bu ömür umut etmekle geçip gitti ellerimizden…

------------------------------------------------------

1. Melayê Cizirî Divanı

2. “Görünmez bir çölde kayboldum

      Musa kayıp, Hızır kayıp, ben kayıp…”

                            (Merhum Orhan Özsoy)

 

8 YORUMLAR

    Bu KONUYA henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz...
YORUM YAZ