Gurbet ve Dönüş

Gurbet ve Dönüş

“Cümle halk ehl-i seferdir devr-i Âdem'den beri

Pençe-i mevte takılmış günde bin kervân gider…”

Kelami

 

Sanayileşen sokakların yağ ve kiri içinde, işçi servislerinin doluluk oranına bakılmaksızın, uykusuz ve yorgun başlanan günlerin garantisi altında yaşarken, hayat adlı mesainin daha yavaş eksilmekte olduğu zamansal bir gerçekti. Çünkü çalıştığı yerde akşam olmaz, gece çabuk biterdi.

Hasan sanayiden ayrılmış; dar sokaklardan, eski duvar diplerinden, kaçmakta olduğu bu şehirden son kez bakarken bir daha dönüp dönmeyeceğini asla kestiremeden emektar motosikletiyle geçiyordu.

Bu şehirde yaşanan son gündü. Çalışmak ve para biriktirmek için geldiği bu şehirden asıl yurduna dönmek için eşyalarını toplamış ve kesin bir dönüş için her vakit gün saymıştı.

Özlemişti, özlenme ihtimali yüksek olan her şeyi…

Evinin yolunu, annesinin yemeğini, sabah kaynayan mercimeğin kokusunu, geçen yıl evlendiği refikası Esma’yı, yol arkadaşlarını, kitaplarını ve daha birçok şeyi…

Hayatına dair özlediği her şeyde bu yabanıl şehrin onu kendisinden uzaklaştırdığını, makineleştirdiğini, ruhuna ve aklına gem vurduğunu fark etti. Bu fasılaya her geldiğinde anlıyordu eksik kalan ve eksilmekte olan taraflarını. Sayılı günlerin geçmediğini, bükülen zamanın dayanılmaz ağırlığı altında ve bu şehrin sisli gürültüsünde en ağır biçimde hissetmişti.

Gidiyordu bu şehirden… Ağaçlı yollardan ayrılarak, sarsıcı tefekkürlere yol veren serin esintiler eşliğinde gidiyordu.

O esnada bir ezan sesi duydu, rüzgarın bestelerine eşlik ediyordu. Sağdaki kavşaktan mahalle arasına girdi. Motosikletini köşeye bıraktı. Yola çıkmadan uğramak istediği bir yer vardı.

Şehre geldiği günden bugüne ziyaret etmeyi ihmal etmediği üstadın yanına gidiyordu. Ne zaman gönlü sıkışsa, içi dolsa, yükü ağırlaşsa ilk soluğu üstadın yanında alırdı.

Selam vererek dükkana girdi, üstad kitapların arasından ona baktı. Kırçıl sakalında bir tebessüm dolaştı. İskemleye oturmasını işaret etti. Hasan sessizce oturdu. Üstad,

“Demek gidiyorsun aziz kardeşim!” Hasan’ın içine buruk bir hüzün yerleşti.

“Evet üstad, gitme vaktidir. Anne, baba, Yâr bizi bekler…”

Üstad, kalın kaşlarıyla duvarda debelenen sökük boyaya baktı. Döndü ve Hasan’ın yorgun gözlerinin içine, hırpani yüzüne baktı. Yırtık kundurası, koltuk altı dikiş tutmayan ve kış günlerinde giymek zorunda kaldığı mevsimlik montu, dağınık saçları gözaltlarında biriken yoksulluğunun habercisiydi. Zira her şeye rağmen kalbindeki iman pırıl pırıldı. Heyecan ve cesaret, fikir ve maneviyat sahibiydi.

Şair burada duraksadı. Hasan için bir şeyler yapmak istedi. Bu dertli portre, bu samimi Müslüman için apoletleri sökülmüş bir şiir yazmalıyım, kimseler artık ona Hasan diyememeli dedi kendi kendine…

Dramatik kurguya tepeden inme müdahalelerin bir insan hikayesini gerçeklikten kopararak yapaylığın insafına terk ettiğini düşündü sonra ve yapmak istediği şeyden vazgeçti.

Üstadın kalın kaşlarından hikayenin geri kalanına devam etmeye karar verdi.

Üstadın uzaklara bakarken kısılan gözleri ve çatılan kalın kaşları, Hasan’ın “Üstad hakkınızı helal edin, emeğiniz çok ve hakkınız fazladır.” cümlesiyle ait olduğu yere oturdu.

Üstad, “Hakkımız helal olsun, anne ve babana selamlarımızı ilet, Esma kızımıza da. Oradaki dostlarımıza da selam söyle. Allah yolunu açık etsin, ayağına taş değmesin aziz kardeşim…”

Hasan, üstadın elini öpüp alnına koydu. “Üstadım, gitmeden evvel son tavsiyelerinizi almak istiyorum. Mümkün müdür?” dedi.

Üstad, kırlaşan sakalını firuze taşlı yüzükle süslenmiş olan sağ eliyle sıvazladı,

“Elbette Azizim!” dedi.

“Bil ki dünya hayatı aldanış metaından başka bir şey değildir. Gelen gider, giden gelmez. Nasıl bu şehirden asıl yurduna dönmek için yola çıkıyorsun, yürü ve git bu alçak dünyanın sahteliğinden. Kurtul ki şeytana mağlup olmayasın. Sonunda da yerin cehennem olmasın, bela ve zillet yüzünden cennetten ve cemalden mahrum kalmayasın.

Bu çıktığın yol gibi, çocukluktan gençliğe ve nihayet ihtiyarlığa doğru yolculuk yaparken uğradığın her durak, senin nazarında bir cihana bedeldir ve tüm cihanı versen de geri getiremezsin. Tüm basamaklar son bulduğunda ya evine varmış olursun yahut dönüşsüz bir uçuruma düşer yolun. Dikkat et, şeytan günahları zehir oldukları halde sana bal gösterir. Unutma, Hakk’ın nurundan gayrısı hep fanidir. Kimi kimsesi yok insanın, Cenab-ı Hakk var gerisi hep yalnızlık. İnsan ne zaman ki dünya meşgalelerinden kendini temizlerse cananın cemalini o zaman görür, yalnızlıktan o zaman kurtulur, kurtuluş seslerini o zaman işitir…”

Hasan, taş plakta çalan rebab taksimine kapılmıştı. Bir yandan da üstadı dinliyordu.

“Üstad!” dedi. “Bu alçak dünyadaki gurbetimiz ne zaman son bulacak?”

Üstad, “Yolculuk bitince, gurbet de biter...”

Hasan, “Gurbet biter mi?”

Üstad, “Biter elbet…”

Hasan, “Yolculuk peki?”

Üstad, “Allah bilir…”

Üstada sarıldı, sahaftan ayrılıp yola koyuldu. Artık eve dönüş başlıyordu. Olağan seyrinde devam ediyor, rüzgarın ayakları altında emektar motosikletiyle yaklaşık altı saatlik bir yol vardı önünde.

Üstad kapıya doğru giderken, “Yola çıkmadan sadaka ver azizim, yolun adabına uymayı ihmal etme, sakin ve emniyetli git…” demişti.

Güneş kızıl kürkünü giymeye başlamış, gökyüzü kırmızı bir duvar kağıdına dönmüştü. Hasan dün akşam evi arayıp yarın geleceğini haber vermişti. Erkenden varmak için biraz hızlanmak istedi fakat üstadın sözünü hatırlayıp yavaşladı.

Derken iki yolun birleştiği yerde bir kaza gördü. Bir araba tarlaların arasına dalmış, diğeri yolun ortasında öylece duruyordu. Kaza riski çok yüksekti. Sürat yapsa muhtemelen bu noktada o da kaza yapabilirdi.

Köşede durup kaza mahalline yaklaştı. Bağırtılar geliyordu. Kaza yapan iki taraf kavga ediyordu. Üç kişi bir kişiyi aralarına almış hırpalıyordu.

Hasan koştu, araya girdi. Kavgayı yatıştırmak isterken birkaç darbe de aldı. Herkes yatışınca emektara atladı ve akşam namazında vardı memleketine… kapının tokmağı iç düzende gürültü kopardı. Anne, “Aç kızım, Hasan’dır”

 

Söz&Kalem | Orhan Özsoy

0 YORUMLAR

    Bu KONUYA henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz...
YORUM YAZ