La Mekân

La Mekân

“Saatimi ayarladım ve yolumu belirledim.

Bu kez erken çıkıyorum ebediyet sahrasına…”

Boğazın ritim tanımaz çırpınışları, serin sepelek rüzgarın sinsi savruluşları, hüzün ve sadakatin şehrin eteklerine mahmur dokunuşları, dünya dolusu endişe ve şehir dolusu insanla baş başaydı. Sade bir kahve ile kenti uyanıyordu her sabah. Ezan henüz yeni okunmuşken, kalabalık telaşlar başlıyor. Çatılarda kuş sesleri seher zikri niyetine yankılanıyor. Şehir asıyor geceyi, yinelemiyor. Her güne başka sesler ve insanlar karışıyor. Kırmızı minibüsten hacı amca iniyor. Bu sabahın gelişine resmi bir mühür vuruyordu.

Mısralar içinde ruhunu taşımayı bırakmıştı artık. Çünkü içindeki kederi şiirler yazmıyordu. Bilakis kederin kara hokkası, yaslı mürekkebi, zaruret ilmeğinden tecerrüt eden ecnebi kalemi yazıyordu artık tüm şiirleri.

Şehre sırtını yaslayıp ufka şöyle bir göz atıyor. El yordamıyla dokunuyor sahil demirlerine, ıslaklığı iliklerine dek fark ediyor. Boğazdan gemiler geçiyor o saatte, içinden bir dua geçiyor, duadan bir isim geçiyor ve en son dua eden kendinden geçiyor. Sabahın bu saatinde vapur bekleyen, hiçbir yere gitmek için değil, kendisinden bir parça uzaklaşmak için ihtiyaç duyuyor. Belki de daha önce yollarının kesişmediği, kıyıda köşede keşşafını bekleyen bir imgeye denk düşme ümidiyle sahil şeridinde öylece vapur bekliyor.

Dalgalar kırılıyor, mahiler deryadan haberdar değil. Düşünceler, içinde taşıdığı bir kaptansız gemi. Akıntıya karşı kürek çekmenin anlamını idrak edemiyor henüz. Karanlığın çökmüş zihnini kurcalayan bir cihangir korkusudur yaşamakta erken davrandığı ve hissetmekte geciktiği bu yetersizlik. Sesli bir harf kadar ünlü eski romancıdan öğreniyor, bazı kelimelerin bazı anlamlara gelmediğini, gelmeyeceğini. Aklının köşesine iliştirdiği, oportünist nasihatlerin tümünü zamana yayılan fakat anlık bir patlamaya dönüşen o kızgınlıkla denizin dibine fırlatıyor.

Alem değişiyor evvel emirden. Kelimeler tekil ve çoğul olmak üzere iki cepheye bölünüyor. Birileri bunu birey ve toplum arasında yaşanan kirli bir hakimiyet kavgası olarak kabul ediyor. Akabinde kelimeler sırasıyla kurşuna diziliyor. Kelimeler, postmodern kalıpların sınırsızlık vadeden dar alanlarında avuç içine saklanıyor.

Zihninin çatırdamakta mahir, seyretmekte arif, kabulsüz ve buyurgan çatık hançeresinde bir kıyamet kopuyor. Evinin mutfağından çocukluk yıllarına açılan, cam dipleri yağmurdan yeşillenen eski bir pencere oluyor hatıra senetleri. Gündelik, etkisiz düşünceler, matem çürüten salyangoz gibi üşüşüyor kalem ile kağıdın yazgı zamanlarına. Edebiyatın sokak başlarında, onunla her karşılaşmasında, boğazı bir kez daha düğümleniyor. Esrik ve yırtık hatıralarını yokluyor bir nedenle. Şu cümle düşüyor bir dönüm noktasında aklına;

“Saatimi ayarladım ve yolumu belirledim.

Bu kez erken çıkıyorum ebediyet sahrasına…”

Karşılıyor hatalarının masrafını, kaldığı yerden haykırıyor, “Bu şehir günün bu saatinde hangi önemli işle meşguldür?” Şehir ise henüz sormadan anlatmaya koyuluyor ki; hal diliyle söyler idi sedefinde, saklısında olan biteni, eski vakitten beri. Adı gibi bilirdi, genel geçer ne derdi var ise onu en çok Üsküdar dinlerdi. Arada sırada balkona çıkarak nefeslenir, etrafa yayılan seyyar satıcıları ve köşe başında bekleyen taksicileri izlerdi. Yerini bulmak, yerini yapmak ve bilumum hiçbir iyelikle irtibatı yoktu son zamanlarda. Yaşamak kimilerince kendi yerini kaplamaktan ibaretti ve bazen de bize ait olan bir yere başkalarının kurulması da mevcuttu bu şekva ihtimali kuvvetle muhtemel anlatımda.

Benliğin karanlığını yerden yere vurarak, yüzü ebedi hayata dönük bir şiirle ruhun penceresinden yaşamakta olan herkese tiftiklenmiş ümitler sunmak istiyordu. Zira kaybettiği savaşın, acı ve kederlerin minimal yalnızlığında uzunca zamandır suskunluğa kurban ediyordu kendini.

Hafızasına saplanan bu mahrem düşünce içinde, sağına ve soluna bakmadan yürüyor, kaybedilmiş savaşın rezaletinden, kaybedilen aklın rahatlığına kavuşmayı umuyordu her akşam. Çok sürmeden buz kesiyordu kadehin kirli tarafından ekşi bir tat. Tabaklar tezgahta anlamsızca duruyordu. Belki de tüm şahit olduğu bir hayal, bir rüya idi. Daha önce bu hususta bir üstaddan şöyle işitmişti:

“Efendimiz (ASM), “İnsanlar uykudadır, ölünce uyanırlar” buyurmuştur. Dünya hayatını uyku saymış ve hayal olan bu dünyayı tabir etmiştir. İnsanın dünya hayatında sahip olduğu her şeyin yine dünyada kalışı herkese aşikardır. Kimse bu hakikati inkara cüret edemez. Rüyada görülenlerin ele geçmemesi gibi eşyanın da hepsi hayalden ibarettir.

Havada uçan kuşun gölgesini yakalamaya çalışan avcı gibi dünyaya dalan kimse de peşinden koştuğu gölgenin Hakk’ın esma ve sıfatlarının yansıması olduğunu bilmeden, bir hayalin peşinde koşup ömrünü ziyan eder. Ve dahi insanı aldatıcı hayaller peşinde koşmaktan kurtaranlar ise kâmil insanlardır. Derdi hakikat olanlardır. Bu hakikat, gözüyle görmeyi bırakanlara zahir olur. Çünkü göz, kalp ve ruhun gördüklerini göremez...”

Bir noktaya bakıyor odağını değiştirmiyordu. Duvardaki hat yazısında sülüs usulü işlenen “Lâ” harfinde kilitli kalmıştı. Sonra birden görmeyi bıraktı. Tüm gördüklerini rafa kaldırdı. Sanki bir yerden Nesimi çıkacak ve “Mekanım La mekan oldu, bu cismim cümle can oldu…” diyecek oldu. Daha sözcükler ağzının kıvrımından çıkmamıştı ki; olacak olan oldu. O günden sonra bastığı yerleri unuttu.

Geçmiş zaman içinde günler hep aynı geçiyordu. Ücra bir uçuruma dönüşen koşullar içinde; yaşamak dışında her şey belki mümkün olurdu. “Kader kalemine sual sorulmaz” diyerek teftiş etti kendini. “Senin gücün sana yetmez, sen elbet yenileceksin!” derdi bazen, aynada gördüğü suretin arkasından konuşmadan. Şimdi ise kendi adına hiçbir şey bırakmamıştı ardından geçen ve o vakitler çok ta ayırdına varamadığı günler, haftalar ve de aylar zarfında.

Sokakta gülen çocukların deli haykırışları arasında, ikinci bir hayata kapak atmıştı. Henüz aşılmış bir şehrin arkasından ağlayan bir çocuk değildi. Yeni yetme bir düşünce almıştı karışan aklını. “Kimsesizlik olmasa” diyorum, kıdemli kimsesizlik… Yaşamak kadar eski, sonra dönüp içine, “Gözüm yolda kalmasaydı bu akşam…”

Sonra kaldırıp başını boğazın tatlı serinliğinden, bu gördüklerinin bir hayal olmasını umut ediyor, uykusuzluktan sızlayan gözlerini ovuşturuyor. İskeleye vuran balıklara göz ucuyla bakıyor.

“Bu yeryüzünde beni bir tek denizde balıklar, bir de sen anlıyorsun” dedi. Etrafının farkında değildi. Yanında bir lokma soluklanmak için oturmakta olan ihtiyar, bastonundan güç alarak “Hıhh,” dedi. “Deli midir nedir?” Kalkıp söylene söylene uzaklaştı. Giden ihtiyarın farkında değildi, belki de gelip oturduğunu da fark etmemişti.

Söz&Kalem - Orhan Özsoy

0 YORUMLAR

    Bu KONUYA henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz...
YORUM YAZ