Muamma Depreminde Yaşam Üçgeni

Muamma Depreminde Yaşam Üçgeni

İnsana bir gönül ferahlığı olarak tevekkülü bahşedenin adıyla..

Hayat, bir sonraki anın ne getireceği belli olmayan belirsizliğini daima korunmaktadır. Zaman bu denli süratle akarken bazı şeyler belirli, bazı şeyler ise her an yön değiştirip, önümüze sürprizler çıkaracak şekilde seyrine devam eder. Hayatımız bir tür parkur oyunlarına teşbih edilirse şayet hiç şüphesiz en zor olanı belirsizlik ve endişe parkuru olarak karşımıza çıkacaktır. Zira insanı en çok yoran ve aklî erdemliğe eriştiğinden beri peşini bırakmayan ana unsurdur bilinmezlik ve gelecek kaygısı. Bu hayatın her aşamasında envai renklerle karşımıza çıkan tanıdık bir imtihandır hepimiz için..

İnsan, başarma ile kaybetme, muvaffak olma ile yenilme, koşma ile tökezleme, pes etme ile silkelenme, ye'se kapılma ile ümit etme arasında mütemadiyen mekik dokur haldedir. Tüm bu hallerde kendisinin önüne engel beliren şey "acaba?" sorusudur. Yani "acaba bu sınavı geçer miyim, iyi bir üniversite kazanır mıyım, dürüst bir eşe denk gelir miyim, çocuklarım için doğru eğitimi seçip uygulayabilecek miyim, işimde ne yapsamda daha ziyade kâr elde ederim, hangi amel ile ahirette güzel bir mertebe edinirim?"  vb her durumda bitmek bilmeyen bir çok muamma ve kaygı soru(n)ları..

Ve dâhi aynı durum belki cansız varlıklar için bile geçerlidir. Düşünelim, hangi  hemcinsinin yanına geleceğini bilmeden istikametini koruyan harf ne hisseder? Hangi nakaratın içerisinde yer edineceğini bilmeyen melodinin hissettiği nedir? Hangi eşya sahibi ve konulacağı mekâna vakıf bir rehavettedir? Hangi kelime merhem ya da yara olacağından haberdar olup kendini o kıvama hazırlar haldedir? Bu durum mecazi olarak ele alınmış olsa da hayatın işleyişinde daimen bir belirsizlik vardı ve var olmaya da devam edecektir.

Hayatımızın müfredatına vakıf değiliz, içeriğinden bi haber olarak neyi nerde, nasıl, kiminle, ne zaman, ne şekilde yapacağımızı bilmeden yaşamak durumundayız. Zira Rabbimiz "size pek az bilgi verildi" diye buyurmaktadır. Her neye vakıf isek onun çok cüz'i suretine vakıfız, her neyi biliyorsak onun çok az olanını biliyoruz. Yaşayarak geçirmiş olduğumuz geçmişin dahi her an ve salisesini hatırda tutamayan bizler elbette ki geleceğe dair bilgi sahibi olamayız, kısmen olsak bile onu hatırda tutacak hafıza bizde mevcut değildir. Gün içersinde mükerreren kullandığımız "hatırlamıyorum", "bilmiyorum", "unuttum" gibi ifadeler mefhumu özetler niteliktedir..

Rast geldiğim bir yazıda şöyle bir paragraf geçiyordu: "İnsan, hakka ve hakîkate mütemâyil olarak yaratılması sebebiyle, meçhûle rızâ göstermez. Dâimâ hakîkati merak edip araştırarak mâlûmun peşinde koşar. Zira bilmediği ve bilemeyeceği şeyler onu rûhen muzdarip kılar."

Bizlerin önünde çok menziller var. İrademiz çerçevesinde ve irademiz dışında gelişen türlü türlü olayların akışı içerisindeyiz. Tüm bu muamma safhalarında insan manen bir deprem geçirmiş gibi oluyor. Ruhen sarsılıyor ve endişe ile korkuya teslim oluyor. Nasıl ki depreme zamansız yakalansa bile tedbirini alan, kendisine yaşam üçgeni kuran kimse hayatta kalmayı başarır aynen öyle de muamma ve endişe depreminde hazırlıklı olan kimse de manen kendisini emniyette ve güvende hisseder.

Psikologlar, sismologlar deprem anında yapılması gerekenler ile ilgili birçok bilgi ve genelge paylaşımı yaparlar. Peki, Müslüman olarak bizlerin yaşadığı muamma depreminde yapmamız gerekenler nelerdir? Hangi tavrı takınırsak bize sağlam zemin, kuvvetli sütunlar oluşturacak?

Mümin, evvela sebepler dünyasında yaşadığının, her şeyin belirli bir düzenle sebep-sonuç olarak cereyan ettiğinin idrakinde olmalıdır. En sağlam zırh olan teslimiyeti kuşanarak yaratıcısından gelecek her bir şeyin (şer olarak gözüken de dahil) onun yararına ve faydasına olduğuna güvenle teslim olmalıdır. İşte bu düşünce bir nevi psikolojik yükün, yani hadiseler karşısında endişe ve telaş etmenin tevekkül vasıtası ile kadere atılması demektir. Kadere iman ciheti tam da burada cereyan etmektedir.

Sonrasında ise teslimiyeti tevekkül takip etmeli ve olan ile olacak olan tüm olaylara vekilen âlemlerin rabbi seçilmeli. Hal böyle olduğunda insan, manen bir esenlik, bir güvenlik hisseder. Artık o kendisine düşeni yapmış işini en eşsiz velisine bırakmıştır. Onun tutunduğu esas işte budur: "Allah iman edenlerin velîsidir; onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır."(Bakara s.257) Bu tevekkül ve teslim şuuruyla daha bu dünyada iken manevi bir cennet hayatı yaşar.

Son olarak yapması gereken şey tüm yaşantısı boyunca tedbiri elden bırakmadan yol almasıdır. Yani kendisine bu emniyeti verenin isteklerini yerine getirilmeli ve emrine amade olmalıdır. Böyle yaptığı takdirde manen yaşadığı belirsizlik depreminde yaşam üçgenini kurmuş olacaktır. Bahsi geçen üç T (teslimiyet, tevekkül, tedbir) kendisi için cankurtaran nispetinde olacaktır.

"Yani  hayatımızdaki belirsizlikler, her şeyin kontrolümüz altında cereyan etmediğinin farkında oluşumuz, her an önümüze çıkabilecek sürprizlerin ruhumuzda oluşturduğu tehdit aslında gerçek kulluğa dönüş için ve sabit, belirli olarak algıladığımız alemde ünsiyet ve gafletten kurtuluşumuz için önümüze atılmış bir taş gibidir." denilmişti denk geldiğim bir yazıda.

 Üstad Bediüzzaman'ın konuyla ilgili çok veciz bir sözü vardır, der ki: "Demek, iman tevhidi, tevhid teslimi, teslim tevekkülü, tevekkül saadet-i dâreyni iktiza eder."

Sağlıcakla kalın efendim..

Söz&Kalem | Müzeyyen Sena Titiz

0 YORUMLAR

    Bu KONUYA henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz...
YORUM YAZ