Ne Yediğini Söyle Sana Kim Olduğunu Söyleyeyim!

Ne Yediğini Söyle Sana Kim Olduğunu Söyleyeyim!

Yemek sadece biyolojik bir eylem değildir. Yiyeceklerin üretimi, taşınması, depolanması ve tüketimi sürecinde oluşan farklı toplumsal birliktelikler ve ritüeller kültürün beslenme konusundaki önemini ortaya koymaktadır. Yemeğin toplumsal bir simgedir.[1]

Yediklerimizin kişiliğimizle ne alakası var diye sorabilirsiniz. Yemeğin ideolojisi veya ideolojinin yemeği olur mu? Sorularını iletmeniz gayet normal karşılanabilir. Bu yazımızda popüler kültürün yeme içmemize nasıl müdahil olduğunu ve etkilerini yazmaya çalışacağım. Unutmayalım ki yemekler popüler kültürün bir parçasıdır ve kültürdeki inançlar, uygulamalar ve eğilimler yemek alışkanlıklarını şekillendirmektedir.

20. yüzyıl ile beraber tüketim alışkanlıkları değişerek yoğunlaştı. İnsanlar artık evden uzaklaşıp, dışarıda yemeyi tercih ediyor. Gelişmiş ülkelerdeki ana akımlar düşük kalorili, az yağlı besinlerin yanı sıra doğal ve taze malzemeleri tercih etmektedir. Fast-food yiyecek kültürü ile beraber hazır yemeklere olan ilgi arttı ve bu beslenme biçimi “Amerikanlaşma”yla sonuçlandı diyebiliriz. Fakat gelişmiş ülkelerde hala bazı temel besinlerin dahi temin edilmesinde sıkıntılar yaşanmaya devam etmektedir. Hükümetler ve yemek endüstrisi her ne kadar bu kıtlığı ve besin yetersizliğini azaltabilecek ürünler geliştirseler de çalışmalar yetersiz kalmaktadır. Dünya üzerinde bir yandan tüketim çılgınlığı devam ederken diğer bir yandan ise insanlar açlık ile boğuşmaktadır.

Biliyoruz ki popüler kültür arzular üzerine inşa edilmiş bir gösteridir.  Çağdaş kültürde(!) yemek simgesel açıdan belirli kodlar içermektedir. Bireylerin algılama biçimleri üzerine önemli rol oynayan bu imgeler kişinin ideolojik ve politik ilgilerini görünmez kılarak yaşamın sözde doğal! döngüsüne gömülür.

Yirmibirinci yüzyıl küreselleşen tüketici toplumunun anlaşılması açısından; birey, aile, toplum ve hatta ekonominin farklı vizyonları arasındaki her türlü kültürel savaşın anlaşılması gerekmektedir. Bu nedenle her şeyden önce,  “popüler kültür” ifadesinin ne anlamda kullanıldığına dair tanımlara yer verilmesi gerekmektedir.[2]  Pop kültürü; pazar odaklı bir ortamda tasarlanan, üretilen, dağıtılan ve tüketilen her türlü kültürel fenomeni, maddi unsuru, pratiği, sosyal ilişkileri ve hatta düşünceye işaret etmektedir (Parasecoli, 2008, s. 4).

Günümüz internet teknolojisinin ulaştığı nokta değerlendirildiğinde, dünya çapında birbirine aniden bağlanabilen ve birbirlerini aniden etkileyen topluluklar ortaya çıkmaktadır. Örneğin; bir beslenme uzmanının ya da tıp doktorunun, herhangi bir yiyeceğin belirli bir hastalığa iyi geldiğini söylemesi ya da faydalı bir yiyecek olduğunu söylemesi, o yiyeceğin market dağıtım zincirlerinde değişikliklere yol açmasına ya da o sene için yiyeceğin moda olmasına ve daha çok tüketilmesine neden olabilmektedir.  Popüler kültür, küresel bir erişime sahiptir. Bu yeni bir olgu olmamakla birlikte; ölçek, hız ve etki alanı olarak değişim göstermektedir.  Çeşitliliğin başımızı döndürdüğü dünya düzeni, insanları topraktan uzaklaştırdığı gibi yemeğe bakış açımızı da değiştiriyor. Endüstrileşen üretim, yemeğe bakışımıza sıradanlık ve tekdüzelik getiriyor.

Dünya gıda pazarı 1,5 trilyon doları aşmış durumda ve bu giderek artan bir seyir takip ediyor. Türkiye’nin %1,2 kadar pay alabildiği bu ekonomiden Hollanda, Almanya, ABD gibi ülkelerin her biri 100 milyar doları aşan paylara sahip. Dikkat ederseniz son zamanlarda gıda ve yemek konusu pandemi ile birlikte daha çok konuşulmaya başladı. Yiyecek, içecek reklamları, yemek programları her zaman önlerde yer alıyor. Tarımın, çiftçinin sorunlarından ve geleceğinden çok; yemek, hazır gıda, paket servisler konuşuluyor. Bu da insanları üretime değil tüketime yönlendiriyor ve öncelikleri değiştiriyor. Yani, sofrayla, yemeği tüketmekle ilgili konular bir biçimde hep gündeme geliyor. Ama tohumdan, ekimden, yetiştiricilikten son ürüne, kırsaldakilerin yaşam zorluklarından gıdanın üretimiyle ilgili süreçlere eşit düzeyde bir ilgi maalesef yok. Bunlar gelecek açısından üzerinde dikkate düşünülmesi gereken olgulardır. Her şeyden önce bu durum gıda güvencesi açısından risk yaratıyor. Toplumu üretimden koparıyor ve hazır tüketime daha çok yönlendiriyor. Dünyada gıdada ve tarımsal girdilerde fiyatların sürekli yükseldiği ve belirsizliğin arttığı bir ortamda üretim, sağlıklı beslenme, kendine yeterlilik daha fazla önceliğimiz olmalıdır.[3]

Peki, hemen her alanda ulaşılabilirliğin çok daha kolay olduğu, çeşitliliğin başımızı döndürdüğü küreselleşen dünya düzeni bizi topraktan mı uzaklaştırıyor ya da yemek yeme kültürümüzü ve yemeğe bakış açımızı mı etkiliyor?[4] Dışa bağımlılığın ortaya çıkmasıyla insanlar da hazır gıdaya daha fazla yöneliyor. Bunu fırsat bilen gıda firmaları daha fazla piyasaya girmeye ve tarımda da üretim boyutunda belirleyici olmaya başladı.

Yaşanan bu hızlı değişim ile beraber yemek düzenleri, sıradan ve tekdüzelik gibi bir hal aldı. Hızlı yaşam, hızlı yemek kavramlarının hayatımıza girmesiyle, endüstriyel, hazır paketli gıdalar hayatımızda daha fazla yer almaya başladı. Bir yandan obezite ile mücadele eden devletler varken diğer yanda ise açlıktan ölen, temiz suya dahi erişemeyen insanlar mevcut. Aynı zamanda nedeni belli olmayan, tedavisi yapılamayan çeşitli kanser türleri de çıkmaya başladı. İşin daha tehlikesi kısmı ise şudur bir sonraki nesilde bırakılacak etki ne olacak bilinmiyor. Bolluğun getirdiği küreselleşme adı altında yemekler ve sahip olunan etnik değerler manipüle edilerek tüketicilerin duymuş oldukları aidiyet duygusu yok edildi, ediliyor.

Kitlesel beslenme alışkanlıklarının değişmesi ile beraber tohum, yem, ilaç, tarım, hayvancılık, depolama, taşıma, dağıtım, hazırlama, pişirme ve sunum sektörünün farklılaşması sağlanıyor.  Günümüzde insanların ne yedikleri veya ne yemedikleri, reddedilen yemekler ve tercih edilen yemekler ait hissedilen modern popüler kimlikler hakkında ipucu veriyor. Bugün artık yerel ürünleri kullanmak, organik ürünleri tercih etmek, fast food ürünleri tüketmeyi reddetmek, et yememek vb gibi tercihler modern birey için kendi gibi olanlarla aidiyet oluşturuyor.

Brillat Savarin’in çok ünlü bir sözü var; “Ne yediğini söyle, sana kim olduğunu söyleyeyim.” Yemek, yemek kültürü ve tercihleri etkisi hayatta hemen hissediliyor. Üstelik bu etkileme sadece yemek için gerekli malzeme ile sınırlı kalmıyor. Yemek pişirilen hatta yenilenin dışında, yaşanılan yeri de etkiliyor. Gıda endüstrisinin Türkiye’de geleneksel yemek kültürü açısından yarattığı değişimlerin en eski örneklerinden biri margarindir. Geleneksel olarak zeytinyağı, tereyağı, kuyruk yağı gibi yağlar kullanılırken, margarinin “sağlıklı”, “güvenilir”, “ekonomik” bir seçenek olduğu şeklinde pazarlanması ile bugün yaygın bir biçimde kullanıldığını söyleyebiliriz.

Toplumlar değişiyor, üretim sistemleri değişiyor. Kentte yaşam ve buna bağlı olarak çalışma pratikleri ve yaşam tarzı da değişiyor. Her şeyin değiştiği bir ortamda gıdaya ilişkin pek çok şeyin değişimden bağımsız kalabilmesi mümkün değil.  Şunu belirtmek gerekir ki kitlelere aktarılan profesyonel sağlık, beslenme, diyet söylemlerinin eleştirel bir süzgeçten geçirilmesi gerekiyor. Toplumsal yaşamımızda içinde olduğumuz, karşı karşıya kaldığımız pek çok konuda olduğu gibi profesyonel söylemleri de hatta “bilimsel” olduğu iddia edilen bilgileri de sorgulamak gerekiyor. Gıda endüstrisinin zaman zaman birtakım bilimsel çalışmaları parasal olarak desteklediğini biliyoruz; buna margarinin diğer yağlara göre daha “sağlıklı” olduğunu iddia eden çalışmaları örnek gösterebiliriz. Zeytinyağından, tereyağından vazgeçerek margarine yönelen kitlelerin bugün margarinden uzaklaşmaya çalıştığını ancak bu kez de tereyağının endüstriyel olarak üretim sürecine tabi olduğunu gördüğümüzde kuşkusuz bir kısır döngünün içine hapsolduğumuz fikrine kapılabiliriz. Üreticilerin, tüketicilerin bir arada örgütlenebildiği, üretimi ve tüketimi bir arada düşünebilen, tasarlayabilen, birbirlerinden güç alan bir yapıda gıdayı yeniden ele almamız gerektiğini düşünüyorum. Endüstriyel gıdanın alternatifi olarak bu endüstrinin finanse ettiği, yönlendirdiği popüler beslenme akımlarının, sağlıklı gıda önerilerinin, diyet tavsiyelerinin eleştirel olarak yeniden gözden geçirilmesi gerekiyor.

Her şeyden önce sağlıksız tüketim alışkanlıklarımızın farkına varmamız gerekiyor.  Gelecekteki davranışlarınızı değiştirebilmek için öncelikle geçmişteki davranışlarınızı incelemeniz ve bunlardan ders çıkarmanız gerekir. Uzun süre aynı şeye maruz kaldığımız zaman beynimiz bunu otomatikleştiriyor. Boğazımızdan giren şeyler asla pasif şeyler değil. Bu şeyler zamanla bizi yapılandırıyor.  Tüketirken tükeniyoruz. Sorgulamayı, minimalist yaşamayı, alternatifler oluşturmayı, adil ve etik olmayı benimsemeyi öğrenmemiz ve öğretmemiz gerekiyor. Satın aldığımız her ürünle, yaptığımız her eylemle, kurduğumuz her cümleyle yaşamak istediğimiz dünyanın temellerini atıyoruz, bunun farkına vardığımızda dünyayı daha güzel bir yer haline getireceğiz.

 

 

Söz&Kalem Dergisi | Muhammed Zeki Aygur

 

[1] https://www.millifolklor.com/PdfViewer.aspx?Sayi=87&Sayfa=156

[2] https://dergipark.org.tr/en/download/article-file/744609

[3] ‘Yemek programları revaçta ama gıdanın üretimi hiç konuşulmuyor’ Prof. Dr. Bülent Gülçubuk

[4] https://www.dunya.com/yasam/bana-ne-yedigini-soyle-sana-kim-oldugunu-soyleyeyim-haberi-634078

0 YORUMLAR

    Bu KONUYA henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz...
YORUM YAZ