Rabbimize Arz Edebileceklerimiz Üzerine Hasbihal

Rabbimize Arz Edebileceklerimiz Üzerine Hasbihal

Resulullah’ın tarihe “Veda Hutbesi” olarak geçen konuşmayı yapmak için geldiği veda haccı sırasında, Efendimizin erzaklarının yüklü olduğu deve kaçıp kaybolmuştu. Ensar’ın liderlerinden Sad bin Ubade bunu duyunca bir deveye eşya doldurup oğlu Kays bin Sad ile beraber Resulullah’a getirip şöyle der: “Ya Resulullah duydum ki deveniz kaçmış, istedim ki ihtiyaçlarınızı bu eşyalarla karşılayın” Efendimiz çok duygulanır ve: “Ey Sad Medine’ye hicret ettiğimizde bize yaptıkların, sana iyilik olarak yetmez mi?” diye buyurur. Hicret sonrası muhacirler için yaptıkları fedakârlıklar ile kardeşlik destanı yazan Ensar’dan Sad bin Ubade ise Resulullah (s.a.v)’e: “Minnet Allah ve Resul’ünedir. Vallahi malımızdan aldıkların, almadıklarından bizim için daha hayırlıdır.” şeklinde cevap verir. (Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, II, 391. 2 Vâkıdî, Kitâbü’l-Meğazî, III, 1094-1095)

Minnet bir iyiliğe karşı duyulan iç yükümü, iyilik yapana karşı kendini borçlu görme, gönül borcu anlamlarına gelmektedir. Müminler olarak bizden, yaptığımız her iyiliği yalnızca Allah’ın rızasını gözeterek yapmamız istenmiştir. İyiliği, yardımı kendimizden yahut insanlardan bilmeyip âlemlerin Rabbinden bilmek bizleri minneti yalnız Rabbimize yapmaya götürecektir. Benî Mustaliḳ (Müreysî) Gazvesi’nden dönerken Hz. Aişe annemize atılan o iftira sonrasında Hz. Aişe annemiz, baba ocağı olan Hz. Ebubekir’in evindedir. Hz. Aişe annemizin temiz olduğunu bildiren Nur suresindeki ayetler inince Hz. Ebubekir: “Kalk kızım eşine teşekkür et” diyecektir. Hz Aişe annemizin sözü ise “Elhamdulillahi Rabbil’âlemin” olacaktır. Hz. Aişe annemizin bu olayla alakalı ortaya koymuş olduğu ilk tepki teşekkürün asıl makamının âlemlerin Rabbi olduğu gerçeği üzerine düşünmemiz açısından önemlidir. Yine İfk hadisesi sonrasında Hz Ebubekir’in iftiraya karışan Mistah bin Üsase’ye önceden vermekte olduğunu yardımı kesmesi üzerine nazil olan: “İçinizden yardım sever ve zengin olanlar akrabaya, yoksullara ve Allah yolunda hicret edenlere artık bir şey vermeyeceğiz diye yemin etmesinler. Bağışlasınlar, hoş görsünler; Allah’ın sizi bağışlamasını arzu etmez misiniz? Allah çok bağışlayıcıdır, çok esirgeyicidir.”(Nur-22) ayet ile Allah’u Teâla, Allah için yapmış olduğumuz yardımları, vermiş olduğumuz sadakaları her halükarda devam ettirmemizi, aynı zamanda bağışlayıcı ve hoş görü sahibi olmamızı öğütlemektedir.

Sad bin Ubade’nin: “Minnet Allah ve Resul’ünedir. Vallahi malımızdan aldıkların, almadıklarından bizim için daha hayırlıdır.” sözü bir başka hakikati daha hatırlatıyor bizlere. Allah ve Resulünün davası için sarf ettiğimiz mallarımız, vermediğimiz ve elimizde kalan mallarımızdan daha hayırlıdır. Sadaka verebilmek Cenabı Allah’ın sevdiği kullarına bir ikramıdır. Nice hali vakti yerinde insanda böyle bir derdin olmadığını ve bu hayırdan bilinçli veya bilinçsiz bir şekilde mahrum kaldıklarına şahit olmaktayız. Sadaka günahları gideren, hastalıkları defeden, kibri yok eden, duaların kabulüne sebep olan ve malı arttıran bir reçetedir. Bundan dolayı aziz İslam davası için harcadığımız her kuruşun, biriktirdiğimiz tüm mallardan daha hayırlı ve bereketli olduğunu bilmeliyiz.

Elbette gençler veya öğrenciler olarak birikimi olmadan mal ile sadaka vermek konusunda yapabileceklerimiz de sınırlı olmaktadır. O vakit Sad bin Ubade’nin bu sözünü “Allah ve Resulü için harcadığımız zamanımız, Allah ve Resulü için harcadığımız enerjimiz ve belki de en önemlisi Allah ve Resulü için harcadığımız gençliğimiz, beyhude harcanan bir ömürden çok daha hayırlıdır” olarak da anlayabiliriz. Zamanın kıymeti ile ilgili söylenecek çok şey var elbet ancak tâbiîn neslinin önemli temsilcilerinden Hasan-ı Basrî’den nakledilen şu sözlerle yetinelim: “Ben içlerinden 70 tanesi Bedir ashabı olmak üzere onlarca sahabi gördüm. Eğer siz onları görseydiniz, onlara deli derdiniz; ama onlar sizi görselerdi, bunlar Müslüman değil derlerdi. Onlar öyle insanlardı ki siz nasıl paranızı acıyarak harcıyorsanız onlar da vakitlerini öyle acıyarak harcarlardı. Her daim ne yapsam daha çok sevap kazanırım düşüncesi ile hareket ederler, asla zamanlarını israf etmezlerdi.” Ashab vakitlerini harcamada işte bu derece hassas davranırlardı.

Resulullah’ın ve ashabının davet ve tebliğde başarılı olmalarını sağlayan en önemli hususlardan birisi şüphesiz ki vakitlerini daha fazla sevap kazanma üzerine inşa etmeleriydi. Bugün aziz İslam davası için ne yapabilirim diyen gençlerin belki de yapabilecekleri en önemli şey bedenen ve ruhen kendisini bu davaya adamak ve vaktini İslam davasına hizmet için ayırmak olacaktır. Teknolojini ve sosyal medyanın insani ilişkilerimizi yok ettiği çağımızda muhataplarımızın bizden en önemli beklentileri, içten bir samimiyet ve karşılıksız bir ilgi gösterdiğimizi hissettirmektir. Müslim’de geçen bir hadisi şerifte Resulullah (s.a.v) şöyle buyurmuştur: “Müslüman, hasta kardeşini ziyaret ettiğinde dönünceye dek cennet bahçelerinde demektir”. Manevi hastalıkların maddi hastalıklardan daha yaygın ve tehlikeli olduğu günümüzde korkutulan, kendi dünyasına hapsedilen, maddeci bir hayata mahkûm edilen, özgüvenden yoksun hale getirilen ve inançsızlık girdabına giren gençlere birebir ulaşmak, dertlerini dinlemek, dertlerine derman olmaya çalışmak cennet bahçelerinde yolculuk etmek gibidir. Allah rızası için onlarla yapacağımız kısa bir yolculuk, biraz hasbihâl ile nasihat ve belki de en önemlisi onları dinleyerek onlara kıymet verdiğimizi hissettirmek bizlere davet ve tebliğde başarının kapılarını açacaktır.

Allah’u Teala harcadığımız her dakikanın hesabını soracaktır. Hz. Ömer’in hilafeti devrinde yanından bir çocuk fırtına hızıyla geçer. Halife Ömer çocuğu tutar:

- “Çocuk nedir bu acele nereye?” der.

-“Camiye ey Emirül Müminin.”

-“Peki bu hız ne. Cami kaçmıyor ya?”

- “Nasıl acele etmeyeyim ki. Dün oyun oynarken yanımızdaki bir çocuk ölüp gitti. Şimdi ben bir vakit namazı üzerimden geçirmişken ölürsem ne yaparım.”

Hz. Ömer başını elleri arasına alarak: “Çocuğa bak, telaşına bak eyvah…” der. Tek ve telafisi olmayan sermayemiz olan zamanı ve daha hayatı aldığımız her nefeste bir adım daha yaklaşmakta olan ölüm hakikatinin farkında olarak geçirmeliyiz. O halde:

“Madem ölüm tek bir defa gelecek

 O da neden Allah için olmasın...”

Söz&Kalem | Salih Yıldırım

0 YORUMLAR

    Bu KONUYA henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz...
YORUM YAZ