Risale-i Nur’u Anlamak

Risale-i Nur’u Anlamak

Söz&Kalem Dergisi | Semih Taha Cömertler

Risale-i Nur, 20. Yüzyılın karmaşıklığı hengâmında kaleme alınmış ve on dört kitaptan oluşan külliyatın adıdır. Eserler 1. Dünya Savaşı başlangıcında kaleme alınmaya başlamıştır. Bu olumsuz sahnelerin yaşandığı günlerde Üstad Said Nursi hazretleri yaşamış olduğu coğrafyanın evlatlarına onların istifade edebileceği eserleri yazmayı Allah’tan niyaz etmiştir. Nitekim Allah’ın kendisine bahşetmiş olduğu yüksek marifet şuuruyla bu eserler meydana gelmiştir. Eserlerin günümüzde çok büyük bir kitle tarafından takip edilmesinin ve okuyucuda derin anlamlar bırakmasının temel nedeni risalelerin bir direnişin ürünü olarak ihlas ve samimiyetle esaret altında yani karanlık zindanlarda yazılmalarıdır.

Şimdi aklımıza gelen ilk soru şu olacaktır: Neden risale okumalıyım? Bu soruya şöyle yanıt verebilirim; İnsan bu dünyaya sadece çile çekmek ve sair olumsuzluklara maruz kalmak için gönderilmemiştir. Bilakis insan Allah’a kul olmak ve ona ibadet etmek amacıyla gönderilmiştir. İbadetse sadece belirli hareketlerle sınırlandırılmış şeyler de değildir. Hayat, Mevla’nın rızası yolunda yapılan uzun soluklu bir yolculuktur. Elbette bu yolcukta sahip olunması gereken belli bir ilim olmalıdır. Zira Rabbine kulluk etmesi istenilen bu varlığın öncelikle O’nu tanıması gerekmektedir. İşte tam da bu aşamada karşımıza peygamberler çıkmaktadır.

Peygamberler ebedi mutluluğun sadece ve sadece iman ve amelle olacağını bildirmişlerdir. Ardından insanlığın hayatla ve şeytanla olan mücadelesi başlamaktadır. Bu mücadelede insan tıpkı savaşlarda sahip olduğu silah ve kalkanlara ihtiyaç duymaktadır. Bu silahların cephanesi sağlam bir iman, kalkanları ise ihlasla yapılan salih amellerdir. En açık anlatımla; nasıl ki bir ağacın yetişebilmesi için topraktan mineralleri ve kendisine faydalı olacak maddeleri alması gerekiyorsa pek tabi insan da bu hak-batıl mücadelesinde yukarıda belirtmiş olduğumuz teçhizatlara ihtiyaç duymaktadır.      

İnişleri ve çıkışları olan insan hayatını aydınlatan kandillerse âlimlerdir. Yüce kitabımız Kur’an-ı Kerim’i insanlığın anlayışına sunan ilk müfessir, müfessirlerin Sultanı Hz. Peygamber (s.a.v) olmuştur. Onun kutlu ashabı öğrendiklerini insanlığın zihin ve gönül dünyalarına nakşetmişlerdir. O günden bugüne insanların zihin dünyası genişlemiş, fikir dünyası renklenmiştir. Hal böyle olunca insanlık Peygamberlerden sonrada kendilerini karanlıkkardan aydınlığa çıkaracak kandillere ihtiyaç duymuşlardır. Peygamberlerden sonra insanlığa kandil olanlar peygamberlerin varisleri olan âlimler olmuştur.  Üstad Bediüzzaman Said Nursi’de insanları karanlıktan aydınlığa çıkaracak peygamber varisi âlimlerden biridir. Üstad yaşadığı dönem için insanları aydınlığa çıkaracak kandilin fitilini ateşleyen büyük âlim/mütefekkir olarak karşımıza çıkar. Ateşlenen bu kandil muhteşem bir sarayı aydınlatmaktadır. Bu saray ise Yüce İslam dinidir. Sarayın temelleri Kur’an-ı Kerim, süslemeleri ise mutahhar sünnet-i seniyyedir.

Yüce dinimiz İslam’ın fiili ve ruhi yani metafiziksel boyutları vardır. İnsan aklı metafizik meselelerle karşılaşınca yorulmaktadır. Bu nedenle kendisini doyuracak ve tatmin edecek cevaplar aramaktadır. Üstad Said Nursi bu meseleleri alakalı Müminleri tatmin edecek kâfirleri ise hop oturtup hop kaldıracak düzeyde cevaplamıştır.

Üstadımızın yaşamış olduğu dönemin fikri ve felsefi yapısına bakacak olursak; kominizim, natüralizm ve ateizm dünya çapında gelişmeler kaydetmiş ve fikri bunalımlar ayyuka çıkmıştı. Bunlara karşı bir müdafaa ve fikri bir yükseliş gerekiyordu. Üstad Said Nursi’de durumun vahametini anlayınca sadece şer’i ilimleri öğrenmekle yetinmemiş fenni ve felsefi ilimlerde de derinlik sahibi olmuştur. Bu derin düşüncesine takva elbisesini giydirmiş ve talebelerini daima hayrın ve hakikatin öncüleri olacak şekilde yetiştirmiştir. İnsanlığın en temel sorunu olan iman ve fikir buhranını yani karanlıkları aydınlıklara dönüştürebilmek için mücadele etmiştir. Kur’an-ı Kerim’in yüce hakikatlerini münkir ve münafıkları hayrete düşürecek tarzda ortaya koymuştur. Zamanını fevkalade değerlendirerek iman hizmetini, ümmetin birliğini ve kardeşliğini dünyanın süsüne tercih etmiştir.                        

Bir eserin kıymeti bahsetmiş olduğu şeyle alakalıdır. Elimizdeki bu eserler marifetullahı yani yerlerin ve göklerin yaratıcısını tanıtıyor ve hayattaki İslami duruşumuzu bizlere öğretiyor. Bu eserlere müellif merhumunda dediği gibi ‘ekmek gibi su gibi ihtiyaç vardır’. Zira iman meseleleri ile alakalı parlak delilleri içeren bu eserler birtakım insanların kölesi olmamaya, yalnızca ve yalnızca tevhit bayrağını çekip Allah’a kul olmaya davet etmektedir.                 

 Eserlerin dili Arapça ve Farsça kelimelerin bir araya gelmesiyle oluşmuş Osmanlı Türkçesidir. Risalelerin anlaşılmaması yönünde bir takım itirazlar Üstada ulaşmış ve sadeleştirme yapılması talep edilmişse de bu fikir, eserlerin manevi havasını bozacağı ve eserlerdeki anlam zenginliğini dar bir çerçeveye sıkıştıracağı gerekçesiyle müellif merhum tarafından reddedilmiştir.  Seçilen kelimeler o kadar özenle seçilmiş ki her okuyuşta okuyucunun zihninde yeni ışıklar yanmasını ve fikir zenginliğinin arttığını gözler önüne sermektedir. Toplum içerisinde yayılmış yanlış bir algıdan da söz etmek istiyorum. Şöyle ki birtakım çevreler istifadesi bol olan bu eserlerin sadece belli bir kesime ait olduğu zannına kapılmaktadırlar. Bilakis merhum Üstad eserlerden sadece etrafındakilerin değil tüm dünyanın istifade edeceğini bildirmiştir. Nitekim de öyle olmuş ve risaleler elli dünya diline çevrilmiştir. Dünyanın çeşitli yerlerinde medreseler açılmış ve açılmaya da devam etmektedir.

Peki bu hızlı yayılışın sebebi nedir? Bu yayılış insanlığın hayatındaki anlam arayışıdır. İnsan sürekli merak etmekte ve etrafında olup bitenler, tabiat ve ilah düşüncesi daima zihnini tırmalamaktadır. İnsan zihnini tırmalayan bu ve buna benzer tüm soruların cevapları bu eserlerde tüm açıklığıyla ortaya konmuştur. Yediden yetmişe herkesin bir kazanç elde edebileceğini tarihe altın harflerle yazmıştır. Üstadın ve diğer peygamber varisi alimlerin geçtiği bu kutlu yolda yürümek elbette terlemeyi, yorulmayı, candan, makamdan ve serden geçmeyi gerektirmektedir.  Bize düşen Üstadın yaptığı gibi davanın yolunda dimdik hakkı haykırabilmektir. Zindanlardan zindanlara sürülse de hakkını helal edebilmektir. Sadece kendi saadetini düşünmek değil tüm insanlığın saadetini düşünebilmektir. Bizler de bu yolda yürürsek Allah’ın izniyle hem zihnimiz dipdiri olacak hem de ahiretimiz saadetlerle dolacaktır. Selam ve dua ile…

0 YORUMLAR

    Bu KONUYA henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz...
YORUM YAZ