Sinema ve Siyaset

Sinema ve Siyaset

Allah’ın adıyla.

Tarihin her devrinde yeryüzünün çeşitli noktalarına dağılan insanlar, yerleştikleri mekânlarda gerek sosyal gerekse de yönetsel açıdan yaşam alanları oluşturmuştur. Dünyanın farklı yerlerindeki toplulukların kurduğu düzenler zamanla alt-üst ve yöneten-yönetilen ilişkilerini doğurmuş; iktidarı elinde tutan güçler halk nezdinde meşruiyetini pekiştirmek ve aleyhlerine gelişen durumları ortadan kaldırmak amacıyla çeşitli propaganda faaliyetleri organize etmişlerdir. Kimi devletler ise sanatsal etkinlikleri kendi propagandalarını icra etmek bakımından biçilmez bir kaftan gibi görmüştür. Bu çerçevede şehir meydanlarında halka açık eğlence programları düzenlemiş, devasa olimpiyatlar tertipleyerek toplumsal sempati kazanmayı hedeflemişlerdir.

Hz. İsa’nın doğumundan yaklaşık 500 yıl önce ortaya çıkan tiyatro ise toplumların daha çok ilgisini çekmiş, kısa zamanda dünyanın çeşitli yerlerine yayılmıştır. Tiyatro sanatı başta Roma olmak üzere birçok devletin halk üzerindeki algı malzemesi olarak değerlendirilmiştir. İslam dünyasının önemli merkezlerinde de tiyatroya benzer oyun türleri gelişmiş, özellikle Osmanlı döneminde tiyatro çeşitli şekillerde oynatılmıştır. Batılı devletlerde tiyatronun kimi zaman iktidarların propaganda aracı olarak kullanılmasına karşın İslam dünyasında böyle bir amacın güdüldüğünü söylemek pek mümkün değildir.

19. asrın sonlarına doğru gelindiğinde Sanayi Devrimi’nin etkisiyle hızla artan teknolojik gelişmeler birçok yeniliği beraberinde getirmiştir. Söz konusu gelişmeler çerçevesinde fotoğraf makinesi ve ardından kameranın bulunmasıyla birlikte tiyatro gösterilerinin boyutu genişleyerek sinemanın doğmasına yol açmıştır. 1895 yılında ilk örneği sergilenen sinema türü yapımlar Lumiere kardeşler tarafından tasarlanmış, ilk sinema filmleri birkaç dakikadan ibaret kısa çekimlerden oluşmuştur. Sinema ilk dönemlerde kısa film tarzında hazırlandığından dolayı sadece sanatsal faaliyet işlevi görse de, I. Dünya Savaşı’ndan sonra başta ABD olmak üzere olmak üzere Avrupa devletleri tarafından kitlelere etki etme gücü fark edilmiş ve bu devletler siyasal propaganda amacıyla sinema filmleri hazırlamamışlardır.

I. Dünya Savaşı yıllarında kurulan SSCB rejimi ile savaştan sonra Almanya ve İtalya’da iktidara gelen faşist partiler medya ve kitle iletişim araçlarını tekeline almış, sinema sektörüne adeta ideolojik bir doktriner görevi vermiştir. Sinema sektörü bu dönemden itibaren devletlerin hem kendi halkını manipüle etmek hem de dış dünyaya karşı olumlu imaj oluşturmak bakımından bir Truva atı misyonu üstlenmiştir.

Soğuk Savaş döneminin başlamasıyla dünyaya hükmetme yarışına giren NATO bloğu ile SSCB bloğu, her iki tarafın da etki alanında olmayan ülkeleri boyunduruğu altına almak adına siyasal ve kültürel açıdan ciddi atılımlar yapmıştır. Bu atılımların merkezinde kuşkusuz sinema sektörü vardır. Bunun sebebi de görsel bir olay ya da durumun kişinin bilinçaltına adeta nakşedilmesidir. Seyircinin önemli bir kısmı izlediklerinin ilk başta sadece bir filmden ibaret olduğunun bilincindedir. İlk aşamada durum bu olsa da izleyici ekran karşısında sürekli olarak aynı ideolojik kurgunun farklı tezahürleriyle karşılaştığında zaman içerisinde bunun gerçeklikle bağının olduğu inancını taşımaya başlamaktadır.

Nice emperyalist Batılı devlet ise ne yazık ki bu sinema yoluyla İslam coğrafyası ve dünyanın birçok yerinde işlediği vahşi katliamları örtbas etmiş, kendilerini mazlum halklara birer kahraman olarak tanıtmıştır. Bu sinsi propagandayı yaparken hem kendini aklamaya hem de küresel ölçekteki rakibi üzerinde olumsuz bir algı oluşturmaya çalışmıştır. Aynı taktiği Sovyet Rusya da denemiş fakat Batı bloğu kadar başarılı olamamıştır. Nitekim geçtiğimiz günlerde bir İngiliz müzisyen 90’lı yıllarda SSCB’nin son lideri Gorbaçov’la yaptığı bir görüşmede Gorbaçov’un kendisine ABD yapımı film olan Dallas’ın Sovyet dağılımındaki etkisinin azımsanmayacak derecede olduğu belirterek "Dallas, o yarım saatte komünizmin çöküşüne diğer her şeye kıyasla daha çok etki sağladı" değerlendirmesinde bulunduğunu ifade etmişti.

Sinemanın ülkemizdeki rolü de yukarıda bahsettiğimiz durumdan çok farklı değildir. 1950’lerden 200’li yıllara kadar sinemanın başat aktörü Yeşilçam sektörü olmuştur. Yeşilçam filmleri toplum üzerinde Batılı yaşam tarzının egemen olması ve ahlak yoksunu bir neslin yetişmesi için gönüllü fedai edasıyla hareket etmiş, komedi filmleri adı altında İslam dininin değerleri ve İslami şahsiyetler aşağılanmış, toplumun öncü kişilikleri olan âlimler birer sapık olarak işlenmiştir. Son 20 yılda sinema filmleri yerini TV dizileri ve gündüz kuşağı programlarına bırakmış, bu sektör de kutsal(!) görevi canhıraş bir çabayla sürdürmüştür. Karmaşık ilişkiler, aile içi entrikalar, şiddet özentisi, boşanmaya teşvik ve daha niceleri bu programlarda topluma özendirilerek her tür sapma normalleştirilmiştir.

Sinema ve dizi sektöründeki bu devasa örgütlü organizasyon karşısında İslami hayat tarzını işleyen, gerçek mutluluğun Batı özentiliğinde değil toplumun manevi köklerinde olduğunu haykıran film yapıtlarının sayısı maalesef ki bir elin parmaklarını geçmemektedir. Bu hayâsızca akın karşısında İslami yapı ve platformların ciddi önlemler alması, sinema yapıtları ortaya koymaları elzemdir.

Allah’a emanet olun, selam ve dua ile.

Söz&Kalem - Yusuf Bingöl                                                                                                      

0 YORUMLAR

    Bu KONUYA henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz...
YORUM YAZ