Tecrit Halinde İbn Battuta ile Seyahat Etmek; Dımaşk (Şam)

Tecrit Halinde İbn Battuta ile Seyahat Etmek; Dımaşk (Şam)

Mısır, Kudüs ve Hama’dan sonra, İbn Battuta’ya eşlik etmeye devam edip yeni notlar aktarma niyetindeyim. Aslında bu yazıda gayem, sırasıyla Halep’i, Dımaşk’ı, Medine’yi, Mekke’yi ziyaret eden Battuta’ya yoldaş olup bu dört şehir hakkındaki izlenimlerinden bazı kesitler aktarmaktı. Ancak, bir kolu Arap yarımadasından kuzeye, yani Doğu Anadolu’ya kadar varan; diğer bir kolu Afrika’nın güneyine ve kuzeyine doğru yani batı Avrupa kıtasına ulaşan, bir başka kolu ise orta Asya’ya ulaşıp sonrasında Anadolu’ya kadar gelerek kendini var eden bir inancın, içinde doğup geliştiği bu dört şehri bu yazıya sıkıştırmak zor olacaktı. Bu sebeple dört şehir arasında öne çıkan Dımaşk’ı ele almayı isabetli buldum. Böyle bir dönemde merkezi bir yer teşkil eden Şam -ki Biladü’ş-Şam olarak bilinen Suriye-Lübnan-Filistin bölgesinin idari merkezidir- , siyasi, ekonomik ve kültür birikimi bakımından fazlasıyla dikkat çekmekte. Bu gerçeklik İbn Battuta’ın notlarına da farklı biçimlerde yansımaktadır.

 

On dördüncü yüzyılın başında Dımaşk’ a ayak basan İbn Battuta, Dımaşk’ı yani Şam’ı güzellik ve zarafet yönünden tüm şehirlerin üstünde görür ve seyyah İbn Cübeyr’in gözlemlerine de dayanarak burayı; “Doğunun cenneti hatta ışığın doğduğu yer”, “İslam ülkelerinin yüzüğü, fethedilen şehirlerin gelini” veya “Hoş kokulu çiçekleriyle süslenmiş, ipek elbiseler giyen bahçeler içinde altın gibi ışıyan” bir yer olarak tarif eder. Hatta daha iddialı ve anonim bir ifadeyle şunu söyler: “Cennet yeryüzündeyse kuşkusuz Dımaşk’tır; eğer gökte ise bu şehir onunla yarışır, hatta güzellikle ona eştir”. Endülüslü alim ve şair İbn Cüzey’in bu minvaldeki şiirsel aktarımı da etkileyici olsa gerek:

 

“Dımaşk! İçimde bitmek bilmeyen bir hasret var sana,

Sende sitemkâr yarim azap etse, gammazlar yaysa da derdimi,

Senin çakıl taşların ve toprağın inciyi andırır,

İnsanı mest eden kokular salar, serin kuzey rüzgarların!

Serazat gözyaşların seke seke akarken taşlarından,

Sende cennet meltemi olur; hasta fırtınaları, uzak yurtların.”

Battuta öncelikle Şam Emeviye Camii hakkında epeyi şey aktarmaktadır. Bu caminin İslam mimarisinin ilk anıtsal yapılarından biri olması sebebiyle önemli ve derin bir geçmişe tanıklık etmiş ve bu noktada çokça olgu ve hikaye barındırmış olabileceği gayet tabiidir. Fethe müteakip mevcut merkezi kilisenin yarısının cami olarak kullanılması ve sonrasında tamamen camiye dönüştürülmesi ve buna eşlik eden süreç oldukça önemli olsa gerek ki Batttuta’nın notlarına da bu şekilde yansıdığı görülebilir. Hikâyenin veya olgunun ilgi çekici noktası da esasen bu. Yani Dımaşk’ın fethinden önce Saint John Bazilikası adıyla bilinen ve kadim bir kilise mekanı olarak kullanılan bu yapı, fetihten sonra Hristiyanlar ve Müslümanlar tarafından ortak kullanılmaya başlandı. Bu dönemde Müslümanlar yapının doğusunda, Hristiyanlar ise batısında ibadet ettiler. Geçen uzun bir süreden sonra Müslüman cemaatin çoğalması sebebiyle camiye ayrılan mekan yetersiz kalmaya başladı. Mekanın kifayetsiz kalmasıyla birlikte, hem manevi hem de sembolik anlamda Müslümanlar için ‘temsiliyet’ arz edecek bir yapının inşası hasıl olur. Bunu sağlamak için öncelikle bu mekanın tamamen Müslümanlaşması gerekiyordu. Nitekim mevcut kilise yapısının diğer bölümünü terk etmeleri karşılığında Hristiyanlara, istedikleri herhangi bir mekanı tahsis etme olanağı tanındı. Tamamen Müslümanlaştırılan kilise mekanı üzerine yeni bir cami inşaasının başlatılması için dönemin halifesi, Konstantiniye’ye, Rum hükümdarına bir heyet göndererek sanatkarlar istemiştir. İbn Battuta’nın aktardığına göre Rum hükümdarı 12 bin civarı usta göndermiştir.

Battuta cami hakkındaki betimlemelerine geniş yer vermekte. Caminin boyu doğudan batıya 200, güneyden kuzeye ise 135 adımdır. Farklı istikametlerden camiye erişimin sağlanması için üç noktadan avluya, kıble cephesinden ise doğrudan harim bölümüne giriş yapmak mümkün. Avlu, harim kısmına göre daha geniş alana oturur ve etrafı, çok sayıda stundan müteşekkil iki katlı revak düzeniyle çevrilidir.

Caminin on üç imamı vardır. İlki olarak Şafii imamı namazı bitirince Meşhed-i Ali imamı (tahsis edilen bir bölümde) namazı kılar. Devamında sırayla Meşhed-i Hüseyin, Meşhed-i Ebubekir, Meşhed-i Osman imamları, sonrasında ise Maliki, Hanefi ve Hanbeli imamları namaz kıldırırlar.

Sabah namazı vaktinden itibaren gecenin üçte birine kadar bu camide namaz kılınır, Kur’an okunur. Caminin övgüye layık yönüdür bu durum. Yalnızca ibadet mekanı olmayıp ilmi etkinliklerin de yapıldığı, özellikle çocukların okuma yazma öğrendikleri dinamik bir yerdir burası.

***

R.Van Leeuwen, “Bir Osmanlı Şehiri: Şam” başlıklı çalışmasında, Emeviye camisinin, bir zafer abidesi ve simge olması niyetiyle inşa edildiğini yazar; devamında, buranın Bizans İmparatorunun ve İslam fethinden önceki iktidar sisteminin antitezi olma hüviyeti taşıdığını söyler. Cami’nin, kutsallığıyla bilinen ve asırlarca üzerinde tapınak ve türbelerin inşa edilmiş olan bir mekan üzerine yeniden inşa edilmesi tesadüfi olmadığı söyleyen Nuaymi ise burayı, diğer dinlerin gelenekleriyle kutsallığa doyduğu bir yer olarak tarif eder. Zaman içinde bu mekan yalnızca manevi değil, şehrin maddi işleyişinin de merkezi haline gelmiştir. Dolayısıyla Halifenin söz konusu noktada bir cami inşa etme niyeti, şehrin maddi ve manevi dinamiklerinden beslenmeye devam etme üzerine olduğu anlaşılabilir. Bu noktada Leeuwen’e göre bu cami; “artık şehirde egemen olacak yeni bir güç sisteminin somut manifestosudur”.

Camiye ilişkin teknik izlenimlerimizi bir ziyaret sonrasına bırakırken, son olarak şunu ifade etmek mümkün. Avlu, kare plan, revak, çokça stün, birden fazla noktadan giriş gibi diğer birçok husus, burada ilk defa denenmiş olması bakımından bu cami, sonraki tarihlerde inşa edilen birçok ulu camiye ilham olduğu söylenilir. Halep Ulu Camii, Harran Ulu Camii, Diyarbakır Ulu Camii bu anlamda zikredilebilir.

***

Şehirle alakalı notlarında Battuta, şehrin doğusunun hariç, diğer taraflarının mahallelerle çevrili olduğunu yazar. Ve devam eder, epeyi geniş alana yayılmış olan bu alanların sokakları Dımaşk’ın içinden daha güzeldir. Şehrin kuzeyinde bulunan Salihiye Mahallesi güzellik ve şirinlikte üzerine yoktur. Battuta notlarında bu ‘güzel’liğin kaynağına ulaşmak mümkün olmasa da, söz konusu ‘şirin’liğin evlerden ileri gelebileceği tartışmasızıdır. Zira evlerin müstakil güzelliklerinin yanında, birlikte var olma biçimi, İslam şehir tecrübesi açısından hayli dikkat çekici olsa gerek. Salihiye sokakları, bu ortak üslup içinde İstanbul sokaklarına benzediği söylenebilir. Ayrıca Dımaşk köylerinin çoğunda hamam, cami pazar mevcut olup buraların ahalisi her ne kadar ‘şehirli’ kabul edilmese de, şehirlinin sahip olduğu imkanlara sahip olabilmekteydi.

Dımaşk şehir tarihinde önemli olgulardan biri de vakıf kurumlarıdır. Eyyübi, Memluk ve Osmanlı dönemlerinde Emeviye Camii etrafında teşekkül eden vakıflar maddi ve manevi anlamda çok büyük öneme sahip olmuştur. Leeuwen bu vakıfların amacını; ailelerin nesiller boyu varlıklarını bir arada tutma veya gelirlerini bir aileye tahsis etme ve özellikle fakirler, ulema, sufiler, yolcular ve hacılara hizmet şeklinde üç kategoride değerlendirir.

İbn Battuta vakıfların toplumdaki karşılığına ilişkin önemli detaylar aktarır. Vakıf sayısı ve gelirlerini saymak mümkün olmadığını söyler. Söz gelimi, hacca gidemeyenler için imkan elde etmek ve onların hacca gitmelerini sağlamak için bir vakfın olduğunu söyler. Bunun dışında yolların tamiri ve kaldırımların düzeltilmesi için başka bir vakıf görev alır. Öyle ki Dımaşk sokaklarının iki yanında uzayan kaldırımlar gayet nizamlıdır. Onun izlenimlerine göre, buranın ahalisinde, mescit, tekke, okul ve türbe gibi kamuya yönelik binalar inşa etme hususunda bir yarış hali görülür. Geçim sıkıntısı yaşayan herhangi biri, -bu şehrin hangi tarafına giderse gitsin- bir mescidin imamlığı veya müezzinliği, bir medrese okutmanlığı veya herhangi bir kurumun hizmetinde yer almak suretiyle istihdam edilebilir. Tekkeler bu noktada barınma ve günlük ihtiyaçların karşılanmasında kilit rol almaktadır. Yabancıların burada gayet iyi karşılandığı da dikkat çekici notlar arasında yer alır. Toplumsal zeminde dikkat çekici diğer bir detay ise ilim öğrenmek isteyen herkesin ihtiyaçlarının karşılandığıyla olup bu yönde bir çaba sarfeden herkese sınırsız imkan tanındığını aktarır.

Vakıfların hayırlı çalışmalarına ilişkin, şahidi olduğu bir olayı da aktarır o. Bir gün Dımaşk sokaklarından birinde yürürken, yolda küçük bir köle görür. Elinde ahali tarafından “sahan” olarak bilinen çini bir tabak varken yere düşürür ve kırar. Halk kölenin başına toplanır ve içlerinden biri tabağın parçalarını toplamasını ve bu işle ilgili vakfın müdürüne gitmesini önerir. Köle dediğini yapar, elinde parçalarla birlikte müdürün yanına varır. Vakfın müdürü tabak parçalarını görünce tutarı kadar parayı köleye teslim eder. Böylece köle, sahibinin azarından kurtulmuş olur. “Bu ne güzel bir hareket!” der Battuta ve “Hak Teala bu ve buna benzer ‘hayır’ işeri için maddi kaynak oluşturanların mükafatını kat kat versin” diye dua eder.

Dımaşk’ta geçen zaman dilimi içinde bu notları aktarırken bir de ‘veba’ya yakalanıyoruz. Çünkü o, şehre ilişkin notlarına, tanık olduğu ve sürecine şahit olduğu meşhur bir veba salgınından da söz eder: “Büyük Veba" yani “Kara Veba”. Etkisini daha ziyade Avrupa ülkelerinde göstermiş olsa da, söz konusu salgın Kuzey Afrika ve Şam gölgesini de ciddi oranda etkiler.

Şehirde üç gün oruç tutma ilan edilmiş ve gündüz saatlerinde dışarıda ya da çarşıda hiç kimsenin herhangi bir şey pişirmemesi gerektiğine dair kararlar alınır. Müslümanlar cuma günü sabah namazından sonra ellerine Kuran’ı, Yahudiler ellerinde Tevrat’ı, Hristiyanlar ellerinde İncil’i alarak çocuklarıyla birlikte sokaklara dökülür. Erkek, kadın, yaşlı, çocuk bütün halk yürüyüş halinde ve gözyaşı döküyor; herkes inandığı Peygamber ve kitapla ilahi rahmetin kapısını açmaya çalışır. İlahi Rahmetin tecelli etmesi neticesinde ölü sayısı burada günde iki bine yakın iken diğer bölgelerde; Kahire ve Mısır’da eş zamanlı olarak yirmi dört bine kadar çıktığını aktarır.

İbn Battuta, 726 senesinin Şevval ayı girdiğinde Hicaz’dan yola çıkan bir kervanla birlikte “Aydınlık Şehir” olarak tarif ettiği Medine’ ye doğru yola koyulur.

Söz&Kalem - Müslüm Botan

0 YORUMLAR

    Bu KONUYA henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz...
YORUM YAZ