Yaşamın Tükenişi: İklim Değişikliği

Yaşamın Tükenişi: İklim Değişikliği

20 ila 1 ay erken gelen mevsimler, buzullardaki erimeler, büyük kasırgalar, uzun süreli sıcak hava dalgaları, mevsimsel kıtlıklar, zamanından önce dalında olgunlaşan meyveler, yaz ayı yağmurlarının kendini unutturması, hayatımıza daha çok aksolan küresel ısınma kavramı, kuruyan barajlar, artan yağmur duaları ve ilticalar, azalan besin değeri ve inorganik yiyecekler ve nice bizi bekleyen tehlike…

Yukarıda sıralamış olduklarım bizi bekleyen felaketin günümüz tezahürleri.

 Evet, iklim değişikliğinden ve etkilerinden bahsediyorum. İklim Değişikliği, Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi (BMİDÇS)’nde: “Bir zaman döneminde gözlenen doğal iklim değişikliğine ek olarak, doğrudan ya da dolaylı bir biçimde küresel atmosferin bileşimini bozan insan etkinlikleri sonucunda iklimde oluşan bir değişiklik" olarak tanımlanmaktadır. İnsan etkileri sonucu biriken sera gazının yıkıcı etkisi, iklimle beraber doğal hayatın işleyişini bozuyor. Ve bahsi geçen işleyişin bozulmasına da sebep, insan oluyor. İnsanoğlu doğa üzerinde kurmaya çalıştığı tahakküm gayretiyle ve bu dünyaya çivi çakma hayalinin neticesinde sürekli bir şeyler kovalamaktadır. Bu hedefe ulaşmaya çalışırken etiği ve ahlakı unutmuş, yiyebileceğinin fazlasına göz koymuştur. Sonunu düşünmeden pervasızca teknolojik ilerleme kaydeden insan, kat ettiği yolda kaybettiklerinin bilincinden uzak görünüyor. Çünkü yaptıklarına soluksuz devam ediyor. Peki, insan, ne zaman doğaya hükmetmeye niyet etti, iklimi değiştirme konusunda başrol oynama noktasına nasıl geldi? Anlatayım..

Peşi sıra yeniliklerle dünyada yeni bir çağ açılmış ve bunun temeli 18 ve 19.yy’da atılmıştır. İnsanın doğaya etkisinin en bariz zaman aralığı da bahsettiğimiz yüzyıllarda sanayi devrimiyle başlamıştır. Ve insan bu dönemde doğaya etkisini kat be kat arttırmıştır. İnsanın yeni serüveninin inkişafı ve olmazsa olmazları haline gelen fosil tüketimin artması ve de insanın doğada geniş bir yer edinme çabasının sonucu olarak orman alanlarının azalması, atmosferik bozulmaları kendisiyle birlikte getirmiştir. Doğada gözlemlenebilir değişimler fark edilmiştir. Teknolojinin hayatımızda yer edinmesi ve yaşamı metalaştırması arttıkça, tabiatın doğallığı aheste aheste yitime yüz tutmuştur. Uçuruma tam gaz gitmeye başlayan insan,  başına gelecekleri engellemek için geç kalmışa benziyor. Çünkü artık imkânlar her zamankinden daha fazla, bilgi her zamankinden daha çok ve insan her zamankinden daha hırslı.

Peki, bu bahsi geçen menfi durumu durdurmak için çalışmalar var mı? Elbette var. Ama ne kadar etkili ya da ne kadar ciddi orası tartışılır. Çünkü Avrupa ve dışında, iklim değişikliği konusunda insani çalışmalar yapılıyor gözükse bile ülkemiz dâhil, insanın doğaya etkileri sınırlanmadığından bu uğraşılar samimiyetsiz bir girişimden ibaret kalıyor.  

Devletler ve şirketler 9 bin cana ve kalıcı hasara mal olan Çernobil’i, Japonya’yı kasıp kavuran ve etkisi devam eden Fukuşima’yı, Rusya’da otuz kadar yerleşim yerini haritadan silen Kyshtym’i ve İngiltere’de kanserin yayılma sebebi Windscale patlamasını çabuk unutuyor. İklim değişikliğine neden olan asıl etkenin, insan ve onun yaptıkları olduğunu -ihtirasından ve rekabet aşkından dolayı- umursamıyor. Ulusal bencil tavırlarla ülkeler, mahallî çalışmalar yapıyor ve sınırlarının dışına sadece almak için çıkıyor, vermek aklına bile gelmiyor.

Ekonomik alanda diğer ülkelere nazaran refah seviyesini yüksek tutmaya çalışan ve öteki ülkeleri müstemlekeleştirmek isteyen lokomotif devletler, doğayı bir pazar haline getirmiş ve bu tutum ekosistem üzerinde ciddi bir tahribata neden olmuştur. Kurulan zararlı santraller, artan taşıt sayıları, bacalarından zehir dağıtan fabrikalar,  teknolojik nedenlerle salınan sera gazları insanı sonu pek mutlu gözükmeyen bir nihayete götürüyor. Aslında bahsettiğimiz nedenlerden ziyade dikkat kesilmemiz gereken en az sera gazı salmak kadar tehlikeli ve mühim bir nokta var. O da ülkelerin bu konudaki ikiyüzlü tavrı. Her ne kadar işin görünen kısmında -yani medya da- iklim değişikliği konusunda duyarlı davranıyor gözükseler bile esasında bu tahribatın mimarları da sözde duyarlılar. Bir taraftan ‘Yeşili sev!’ , ‘Değişim birlikte mümkün!’ mottolarıyla iklim değişikliği ve insanın doğaya menfi etkilerini eleştiren kurum ya da kuruluşlar, öte yandan ihalelerle doğaya zarar veren santraller kuruyor, zehirli atıkları okyanus dibine gönderebiliyor. Sonra da doğanın müdafisi oluyor (!)

Tabi bu tutum ilk değil, sanırım sonda olmayacak. İki millet arasına barış vaadiyle girenlerin iki milleti de yok ederek barış getirdiği devletlerden bahsediyoruz. Bahsedeceğimiz konu bu yüzden bizi çok şaşırtmayacak. Çünkü Batı aldatmacasının ne olup olmadığını artık anlamış olmalıyız.

Her yıl uluslararası kongreler düzenleniyor, taahhütte bulunuluyor, radikal kararlar alınıyor; öte yandan ülkelerin atıkları nispeten daha az gelişmiş bir ülkenin yakınlarına ya da sınırları içine bırakılabiliyor. Doğa, yine zarar görmeye devam ediyor; ülkeler suçlanmamak için suçu üstünden atıyor. Bilahare iklim zirveleri düzenlenebiliyor. Doğanın zarar görmesi engellenmiyor, doğaya zarar veren devlet ise böylelikle siyasi ithamlar ve yaptırımlardan beri kalıyor.  Gelin hep beraber iklim değişikliği özelinde doğaya tahakküm kurmak isteyenlerin ve avaz avaz tabiat ananın avukatlığını yapanların maskesini düşürelim, böylelikle yukarıda iddia ettiklerimizi ispat edelim, nitekim müddei, iddiasını ispat etmekle mükelleftir.

İsveç’ten bahsedebiliriz mesela. Televizyonda görmüş olduğunuz ve gündeme getirilen 16 yaşındaki genç aktivist Greta’nın ve arkasındakilerin samimiyetini sorgulayarak İsveç’in tutumunu öğrenebiliriz en basit şekilde. Bu küçük kıza büyük bir destek verildi hatta Kadıköy’de bir binaya kocaman bir resmi dâhi çizildi. Hızını alamayan Greta isimli genç aktivist, BM İklim Zirvesi Toplantısında Türkiye dâhil beş ülkeyi şikayet etti. Bunlardan Güney Amerika ülkeleri de vardı. Ama bühtan dolu ifadelerinde Batı’nın üslubu gizliydi.  Greta bu gafletin içerisine girmişti. Çünkü genç aktivist Greta, Ülkesi İsveç’in Boliden isimli tekelinin çevreye ve insana zarar veren zehirli atıklarını Şili’ye bıraktığını ve bitkilerin o bölgede geç yeşerdiğini, çocukların uzun bir müddet sakat doğduğunu bilmiyordu. Avrupa ülkelerinin ekosistemi tahrip eden tonlarca nükleer atığı nereye attığı hakkında da fikri yoktu sanırım. Ya da okyanus diplerinde bulunan devasa çöplükleri kimin oraya naklettirdiği konusunda da malumatsızdı. Dalavereler kıtasının, insanın aklını bulandırma çabalarını ve komik girişimlerini genç aktivist Greta’da bilmiyordu sanırım ya da Greta perdenin görünen kısmında rollenen bir oyuncuydu.

Hâsılı kelam, devletler iklim değişikliğinin yıkıcı etkilerini aza indirmek için evvela ikiyüzlülükten, mitomaniden ve kendini kandırmaktan vazgeçmelidir. İklim değişikliği sorununu siyasi gündemlerinin bir numaralı başlığı haline getirmelidir.  Doğaya zarar veren şirketler filtrelenmelidir. Doğanın intizamını değiştirmek namümkündür. Yaratıcının en iyi şekilde yarattığına insanın etki etmesi ancak tahrip ile ifade edilebilir. Yaşadığımız dünyaya sahip çıkmalı, emanete riayet etmeliyiz. Duyarlı, sağduyulu ve farkında olalım. Kaçınılmaz sonumuzun güzel olması için iklim değişikliği hakkında bilgi sahibi olmalı, bilinç kazanmalı ve basite almamalıyız.

 

Söz&Kalem | Yusuf Yetiş

0 YORUMLAR

    Bu KONUYA henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz...
YORUM YAZ