Mustafa Gözel - Söz&Kalem Dergisi
"Varlığımızın delillerini, ufuklarda ve kendi nefislerinde onlara göstereceğiz ki, o Kur'an'ın gerçek olduğu onlara iyice belli olsun. Rabbinin, her şeye şâhit olması yetmez mi?" (Fusilet/53)
Yüce Rabbimiz, bu ayet-i kerimede bizlere hakikati bulmamız için iki muazzam adres, iki büyük keşif sahası gösteriyor. Birincisi "Afak" denilen dış dünya, yani kâinat; diğeri ise "Enfüs" denilen insanın kendi iç dünyası, yani kendi nefsidir. Buradan da anlaşılıyor ki Yüce Rabbimiz hem kainatı hem de nefsimizi tek bir amaç için yaratmıştır; Yüce rabbimizin varlığını bilmek.
Gezegenlerden kara deliklere, güneşten dünyaya kadar gördüğümüz her şey, kâinat dediğimiz o büyük kitabın birer parçasıdır. Aslında bu büyük kitap, iç içe geçmiş binlerce küçük kitapçıktan oluşur. Şöyle ki; evren bir kitapsa, dünya onun bir sayfası, üzerindeki bir canlı o sayfanın bir cümlesidir. Ve o canlının tek bir hücresi bile, kendi içinde incelenmeyi bekleyen koskoca bir kitap gibidir.
Yüce Dinimiz İslam, bizi körü körüne bir inanışa değil; görerek, bilerek, aklımızı çalıştırarak ve derin derin tefekkür ederek inanmaya çağırır. Nitekim Allah Resulü (s.a.v.) bir hadis-i şeriflerinde kâinatı nasıl okumamız gerektiğini bizlere öğretmiştir:
"Allah’ın yarattıkları hakkında tefekkür edin, O'nun zatı hakkında tefekkür etmeyin. Çünkü siz O'nun kadrini (kudretini) hakkıyla takdir edemezsiniz." (Taberânî)
Ufuklardaki Ayetler: Makro Kâinat
Kâinat devasa bir kütüphanedir. Her bir âlem o kütüphanedeki benzersiz birer kitaptır.
‘’Hamd, âlemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur.’’ (Fatiha/2)
İnsanoğlu, çoğu zaman çocuklar gibi tüm dünyanın kendisi etrafında döndüğü vehmine kapılmaktadır. Oysa insan dar penceresinden sıyrılıp başını dışarı uzattığında ve tüm varlığa geniş bir açıdan baktığında, bu sonsuz kâinatta bir zerre kadar bile yer kaplamadığını fark edecektir. Zaten bu devasa kâinat nizamı içerisinde insan, "âlem-i asgar" yani kâinatın en küçük modeli, küçük bir evren olarak kabul edilir. İnsan hem bir tür hem de her bir birey olarak başlı başına bir kâinattır. Bu doğrultuda, insanlık tarihi boyunca yaşamış ve kıyamete kadar gelecek olan her bir fert, kâinatın içinde müstakil birer varlık alanıdır. İnsanın vücudunda yer alan 37 trilyon hücrenin her biri, kendi içinde küçük birer kâinat barındırır.
İnsan, kâinatı zihninde taşıyan ve düşünmediği bir an bile olmayan bir varlıktır. İnsanın düşünce dünyasında yer alan tasavvurlar ve rüyalar, fiziksel kâinattan bağımsız olarak var olan zihinsel birer kâinattır. Bedenimizde oluşan bir yara, ölen hücrelerimizin ardında bıraktığı bir izken; yaranın iyileşmesi kâinatın yenilenme kanununun içimizdeki bir tezahürüdür. Bir insanın doğumundan ölümüne kadar ölüp de yerine yeniden oluşan her bir hücre, kâinatın mikro düzeydeki durmaksızın dönen çarklarıdır.
Kâinatın Dünya köşesindeki canlılık da bu muazzam bütünlüğün bir diğer halkasıdır. Birleşmiş Milletler Çevre Koruma Programı'nın verilerine göre, Dünya kâinat içinde bilinen tek evimiz olarak 8 milyon 700 bin canlı türüne ev sahipliği yapıyor. Ancak tüm bu türlerin tanımlanmasının bin yılı bulabileceği öngörülüyor. Keşfedilen ya da edilmeyi bekleyen bu canlıların her biri, kâinat içinde ayrı birer zenginliktir.
Hayvanat bahçesinde hayranlıkla izlediğimiz canlılar, balıkların pullarındaki geometrik desenler, kuşların tüylerindeki büyüleyici renk uyumu ve yılanların periyodik olarak değiştirdiği derileri, kâinatın her köşesine sinmiş olan ilahi bir estetiğin kanıtıdır. Hayvan seslerinin doğayla, suların ise bulundukları coğrafyanın renk tonlarıyla sergilediği o kusursuz uyum, kâinatın baş mimarı olan Allah’ın “el-Musavvir” (biçimlendiren) vasfının apaçık birer tezahürüdür. Bu canlıların vücudundaki her bir hücre de makro kâinatın içindeki mikro kâinatların varlığını bizlere açıkça gösterir.
Başımızı yukarı kaldırıp makro kâinata baktığımızda ise bizi daha da büyük bir ihtişam karşılar. Uluslararası Astronomi Birliği'ne göre Güneş sisteminde sekiz gezegen bulunmaktadır. Merkür, Venüs, Dünya ve Mars gibi karasal gezegenler ile Jüpiter, Satürn, Uranüs ve Neptün gibi dev gezegenlerin her biri, kâinat okyanusunda yüzen birer adadır. Bu gezegenler hem tür olarak hem de içlerindeki kendilerine has yapılarla kâinatın birer minyatürüdür. Ucu bucağı görünmeyen bu gökyüzünde yaklaşık 10 septilyon yıldız parıldamaktadır; bu sayı, Dünya'daki tüm kumsallarda bulunan kum tanelerinin toplamından (yaklaşık 4 septilyon) çok daha fazladır. Eğer Dünya’yı temel alarak kâinatın diğer galaksilerinde ve gezegenlerinde başka varlıkların da olduğunu varsayarsak, var olan her şey kâinatın mutlak birer parçası ve kendi içinde birer evrendir.
Nefisteki Ayetler: Mikro Kâinat
İslam düşüncesinde köklü bir yer tutan "Nefsini bilen, Rabbini bilir" sırrı, insanın dış dünyada delil aramadan önce kendi varoluşsal katmanlarını inceleyerek yaratıcısına ulaşabileceğini anlatır. Okumayı bilen bir göz için insanın kendi teni, aklı ve kalbi, birer Kur'an ayeti gibi ilahi imzalarla süslenmiştir. İnsan, kendi mikroskobik dünyasına indikçe Allah’ın varlığını ve birliğini hem biyolojik hem de psikolojik kanıtlarla keşfeder.
Kalbimiz günde ortalama yüz bin kez hiç durmadan kasılırken, vücudumuzdaki kılcal damarlar tüm dünyayı iki kereden fazla saracak bir uzunluğa sahiptir. Bağışıklık sistemimiz ise vücuda giren yabancı bir virüsü ilk kez gördüğünde onun kimyasal yapısını çözüp ona özel antikor üreterek bu bilgiyi hafızasına kaydeder. Tüm bu askeri strateji ve lojistik mühendislik, körü körüne bir rastlantıyla açıklanamayacak kadar kusursuzdur.
İnsan bedenindeki bu muazzam cevheri görebilmek, ancak doğru bir bakış açısıyla mümkündür. Durumu daha iyi anlamak için şu misali düşünebiliriz:
İçi altın işlemeli, paha biçilemez vazolarla dolu karanlık bir odaya bir adam giriyor. Etraftaki değerli eşyalara zifiri karanlıkta dokunduğunda, bunların basit ve sıradan nesneler olduğu vehmine kapılıyor. Hatta bu eşyaların işe yaramaz, vasıfız şeyler olduğunu düşünüyor. Ne zaman ki elindeki feneri bu eşyalara doğrultuyor; işte o an karanlık aydınlanıyor ve dokunduğu şeylerin ne kadar kıymetli hazineler olduğunu anlıyor.
İşte insan bedeni de aynen bu misal gibidir. İmandan yoksun olduğunda, maddesel gözle bakıldığında sadece bir et yığınından ibarettir. Fakat iman feneri ile o beden aydınlandığında, her bir organ ve hücre derin bir anlam kazanır; her biri ilahi birer şahesere dönüşür.
En ateist veya inançsız insan bile zor durumda kaldığında (örneğin düşmekte olan bir uçakta) içgüdüsel olarak "kurtarıcı" bir güce sığınma ihtiyacı hisseder. Psikolojideki bu "bağlanma" ve "sığınma" dürtüsü boşuna değildir. Ayrıca her insanda doğuştan gelen bir adalet duygusu vardır.
Susuzluk hissi, dış dünyada su denilen bir hakikatin olduğunun kanıtıdır. İnsanın içindeki "mutlak adalet arayışı", "sığınma ihtiyacı" ve "yüce bir güce inanma eğilimi" de bu ihtiyacı karşılayacak mutlak bir Merhamet ve Adalet Sahibinin (el-Adl, er-Rahman) var olduğunun psikolojik kanıtıdır.
İnsanın kendi üzerinden Allah’ı bulması; okumayı bilen bir göz için kendi teninin, aklının ve kalbinin birer Kur'an ayeti gibi ilahi imzalarla süslendiğini fark etmesidir.