Berat Ari - Söz&Kalem Dergisi
Tarihte hiçbir dönem, bugün kadar çok bilgiyle kuşatılmış bir nesil görülmedi. Kitaplar, haberler, yorumlar, videolar, paylaşımlar... Bunların hepsi aynı anda, aynı ekranda, aynı dakikada önümüze yığılıyor. Ve tuhaf olan şu: Bu kadar bilginin içinde doğruyu bulmak, hiç olmadığı kadar zorlaşmış durumda.
İnsan ister istemez düşünüyor: Peki bu nasıl mümkün olabilir? Bilgi arttıkça doğruya ulaşmanın kolaylaşması gerekmez miydi? Bu soruya rahatlıkla hayır diyebiliriz. Çünkü bilgi ile doğru, aynı şey değildir. Bilgi; duyulan, okunan, aktarılandır. Doğru ise bunların içinden süzülen, sınanan, tutarlı olandır. Bir çuval dolusu arpanın içinden buğdayı ayırt etmek nasıl dikkat ve emek istiyorsa, bilginin içinden doğruyu çıkarmak da öyle dikkat ve emek ister. Fakat maalesef günümüzde çoğunlukla öyle bir sabrımız yok.
İşte bu acelecilik bize şunu gösteriyor: asıl tehlike bilgisizlik değildir. Asıl tehlike, yanlış bilgiyle dolu bir kafanın kendini doğru zannetmesidir. İmam Gazali bunu asırlar önce şöyle ifade etmiş: "Cahil insan bilmediğini de bilmez; bu yüzden arayışa çıkmaz." Bugün bu cümle, ekran başında her sabah yaşanan o kalabalık, sessizliği anlatır gibi duruyor.
Çünkü insan artık aradığını buluyor. Bir fikre inandı mı, onu destekleyen onlarca kaynak saniyeler içinde önüne çıkıyor. Algoritmalar bir şekilde bunu besliyor, insan da doyduğunu sanıyor. Ama bu doygunluk, doğruyu bulmaktan gelmiyor; doğru olanı aramayı bırakmaktan geliyor. Buna psikoloji "doğrulama önyargısı" diyor, ama aslında daha eski ve daha sade bir adı var: Kendini kandırmak.
Bu durum, insanları ve takındıkları tavırları da ikiye ayırıyor. Doğruyu aramak ile doğruya sahip olduğunu sanmak, birbirinin tam karşısında duran iki kavram... Doğruya sahip olduğunu sanan insan konuşur, ısrar eder, karşısındakini ikna etmeye çalışır. Doğruyu arayan insan ise önce susar, dinler, sonra sorar. Ve sorduğunda da hazır cevabı değil, doğru soruyu arar.
Hz. Ali'ye atfedilen o meşhur söz tam burada devreye giriyor: "Bilmiyorum demek, bilginin yarısıdır." İlk duyuluşta küçük düşürücü gelen bu cümle, aslında derin bir olgunluğu anlatıyor. Çünkü bilmediğini bilen insan aramaya devam eder; bildiğini sanan ise durur. Ve durduğu yerde çürümeye başlar. Bildiğini zannederek doğruya ulaştığını, ona sahip olduğunu düşünür.
Tüm bu karmaşanın ortasında insan tıkanıp kalıyor. O zaman şu soruyu sormak gerekiyor: Bu gürültünün içinde doğruyu aramak hâlâ mümkün mü? Evet, mümkün. Ama bu yol, alışılagelen kolaylıktan geçmiyor.
Her şeyden önce şunu kabul etmek gerekiyor: Her bilgi kaynağı bir bakış açısı taşır. Tarafsız haber, tarafsız yorum, tarafsız kaynak diye bir şey yoktur; olan şey dürüstlük derecesidir. Kimi kendi tarafını açıkça söyler, kimi ise nesnel görünürken en derin önyargısını içine gömer. Asıl dikkat edilmesi gereken ikincisidir. Zira nesnellik maskesi takan bu kaynaklar, zihnimizi yavaş yavaş kendi istedikleri kalıba döker. Bu görünmez yönlendirmeyi fark etmek ise sadece satırları okumakla değil, o satırların arkasındaki niyeti anlatabilmekle başlar. Dolayısıyla sormamız gereken ilk soru "Bu bilgi doğru mu?" değil, "Bu kaynak ne kadar güvenilir?" olmalıdır.
Tabii sadece kaynağa bakmak yetmez; okuma biçimimizi de değiştirmeliyiz. Bunun için de okumak ile anlamak arasındaki farkı görmek şart. Bir şeyi okuyup geçmek, onu bilmek değildir. Anlamak; okunanı hayatla, daha önce bilinenlerle ve sağduyuyla harmanlayabilmektir. Bu zaman ister, sessizlik ister, acelesi olmayan bir zihin ister. Oysa bugün her şey hızlı tüketilmek üzere sunuluyor. Hızlı okunan, hızlı inanılan, hızlı paylaşılan... Ve maalesef bu döngü içinde doğru, fark edilmeden geçip gidiyor.
Paul Valéry şöyle diyor: "Düşünmek, kendisiyle yalnız kalmayı göze almaktır." Doğruyu aramak da tam olarak budur. Kalabalığın sesini bir süreliğine kesmek, duyduğunu sorgulamak, rahat cevaplardan değil doğru sorularla hareket etmek.
Çünkü bu çağda doğruyu arayan insan, en çok bilen değil; en çok sorgulayandır. Bilgi yığmak bir erdem değildir. O bilgiyle ne yapıldığı, nereye varıldığı, hangi soruların sorulduğu önemlidir. Bir insan ömrü boyunca çok şey okuyabilir, çok şey duyabilir. Ama hiç sorgulamadan yaşarsa, o bilgilerin hiçbiri onu bir adım ileri götürmez.
Zaten bu sorgulama ve arayış, bir kere başlayınca artık devamını getirmek alışkanlık haline geliyor. Ve bu alışkanlık; bizi doğruyu aramaya, bir sorunun cevabına ulaşmaya, yeni soruların kapısını aralamaya yönlendiriyor. Bu yorucudur, evet. Ama bu yorgunluk; yerinde saydığı için değil, yürüdüğü için yorulan insanın yorgunluğudur.
Nitekim bizim inancımız da bizi ömür boyu sürecek böyle bir arayışa çağırır. Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.v.) “Beşikten mezara kadar ilim öğreniniz” buyurmuş. Bu söz, doğruyu aramanın bir yaş sınırı olmadığını, bir bitiş noktası olmadığını anlatıyor. Doğru; Allah’ın (c.c.) katındadır, insan ise onu aramakla yükümlüdür. Bu yüzden sormak, sadece bir merak değil; bir sorumluluktur. İnsan, bildiğiyle yetinmemeli; her zaman hakikatin izini sürmelidir. Çünkü bilgi arttıkça insanın mesuliyeti de artar.
Bu mesuliyetle ellerimizi açıp şöyle dua etmek gerekir:
Allah’ım, bize hakkı hak olarak göster ve ona uymayı nasip et; batılı batıl olarak göster ve ondan uzak durmayı nasip et. Kalplerimizi hakikatten ayırma, bizi doğru yoldan saptırma. İlimlerimizi faydalı kıl, niyetlerimizi halis eyle. Âmin.