Söz&Kalem Dergisi - Sena Elçi
Yazar Hakkında
Yazar, 10 Mart 1951 tarihinde, Mardin'de doğdu. İlk ve orta eğitimini Mardin'de tamamladıktan sonra, İstanbul Yüksek İslâm Enstitüsü ve İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Bölümünü bitirdi. Bir grup arkadaşıyla Düşünce dergisini çıkardı. İnsan Yayınevi'nin genel yayın yönetmenliğini, Kitap Dergisi, Bilgi ve Hikmet, Bilgi ve Düşünce dergilerinin genel yayın yönetmenliğini yaptı. Birçok gazete ve dergide yazı araştırmaları yayınlandı, televizyonlarda program yaptı. Çağdaş İslam dünyası, düşünce sorunları, toplumsal değişme ve modernleşme gibi konulardaki araştırma ve incelemeleriyle tanınmıştır. Yazar şu an da çeşitli dijital ve bazı medya platformlarında köşe yazarlığı ile entelektüel çalışmalarına devam etmektedir.
Kitap Hakkında
Kitap kapağında da belirtildiği gibi bu eser, çağdaş kavramlar ve düzenler hakkında kaleme alınmış bir araştırma kitabıdır. Yazar, kavramları ve düzenleri önce tasvir etmekte, daha sonra ise eleştirel bir bakış açısıyla bunların olumsuz ve eksik yönlerine değinmektedir. Bu sayede hem söz konusu düzenler ile kavramları öğrenmiş hem de eksikliklerini kavrayarak daha bilinçli bir araştırma yapma imkânı bulmuş oluyoruz. İçerik kısmında yazarın ele aldığı konular detaylı bir şekilde sunulmaktadır. Eser iki ana başlık üzerinden şekillenmekte olup, yazar ilk olarak çağdaş düzenleri detaylıca anlatmaktadır. Daha sonra genelden özele giderek çağdaş kavramlara tek tek değinmektedir. Konunun derinliğinden ve ağırlığından kaynaklı olarak, okurken yer yer anlamakta zorluk çekebilirsiniz.
Özet
Ali Bulaç’ın "Çağdaş Düzenler ve Kavramlar" adlı eseri, modern dünyayı şekillendiren ideolojileri, ekonomik sistemleri ve toplumsal yapıları eleştirel bir süzgeçten geçiren derinlikli bir araştırma kitabıdır. Eserin temel konusu, günümüz dünyasında insanlığa birer ilerleme ve kurtuluş reçetesi gibi sunulan sistemlerin aslında hiçbirinin "çağdaş", kalıcı ya da kusursuz olmadığını ispatlamak üzerine kuruludur. Yazara göre bu düzenlerin ve kavramların en büyük çıkmazı, insan elinden çıkmış olmaları ve insan doğasını sadece maddi ya da ekonomik yönüyle referans almalarıdır. İnsanın aşkın ve manevi yönünü sistem dışı bırakan her yapı gibi modern ideolojiler de tarihsel süreç içerisinde hızla yozlaşmış, büyük küresel krizler üretmiş ve nihayetinde ya fiziken tamamen çökmüş ya da ayakta kalsalar bile ahlaken ve ruhen büyük bir çöküşe uğramışlardır. Kitap tam da bu mantıkla, önce söz konusu sistemleri nesnel bir biçimde tasvir edip, ardından yapısal eksikliklerini ve olumsuzluklarını gözler önüne sermektedir.
Kitabın ilk ana bölümünde dünyayı küresel ölçekte yöneten büyük makro düzenler incelenmektedir. Bu bağlamda kapitalizm, Avrupa’daki sınıf çatışmaları ve burjuvazinin yükselişi üzerinden analiz edilirken, bireysel özgürlük vaadinin arkasındaki vahşi sömürü çarkları deşifre edilmektedir. Kapitalizmin insanı sadece tüketen bir nesneye indirgediği, ahlaki değerleri aşındırarak insan ilişkilerini çıkara dayandırdığı, geleneksel aile yapısını çözerek bireyi yalnızlaştırdığı ve sürekli büyüme hırsıyla emperyalizmi doğurduğu aktarılır. Bu vahşi sömürü düzenine bir tepki olarak doğan ve mutlak eşitlik vadeden sosyalizm ile Marksizm ise kitapta tarihsel olarak bozulan ve yok olan sistemlerin en bariz örneği olarak sunulur. Komünizmin dini tamamen dışlayan maneviyat karşıtı tavrı ve gücü, sermaye sahiplerinden alıp devlet bürokrasisine devrederek insanı adeta bir devlet kölesi haline getirmesi, onun kendi iç çelişkileriyle yıkılmasına yol açmıştır.
Yazar, Sovyetler Birliği’nin çöküşünü ve günümüz Çin modelinin aslında kapitalizm ile komünizmin evliliğinden doğan melez bir sömürü mekanizmasına dönüştüğünü anlatarak sistemlerin nasıl bozulduğunu somutlaştırır. Nitekim iki kutuplu dünyanın bu ideolojik kavgasında kapitalizmin kalesi ABD, Sovyetler’deki insan hakları ihlallerini her gündeme getirdiğinde; Sovyet tarafı da ABD'deki iki milyon evsizi, sokaklarda yaşamaya mahkûm edilen çocuklu aileleri öne sürerek kapitalizmin insanlık suçu işlediğini savunmuştur. Bu karşılıklı suçlamalar, kapitalizmin de sosyalizmin de insan onurunu korumakta yetersiz kaldığının, kriz anlarında sığındığı faşizm gibi totaliter ara rejimlerle birlikte çoktan ahlaken çöktüklerinin birer kanıtıdır.
Kitabın ikinci bölümünde ise modern dünyayı ayakta tutan temel kavramlar masaya yatırılmaktadır. Muhafazakârlık ve sağcılık gibi kavramların İslamcılıkla karıştırılmaması gerektiği, bunların mevcut bozuk durumu korumaya veya kapitalist sınırlar içinde siyaset yapmaya yarayan araçlar olduğu vurgulanır. Modern toplum yapısındaki derin sınıfsal tabakalaşma; şehirdeki patron ile kırdaki ağanın, orta sınıfın ve ezilen alt sınıfların yaşam biçimleri üzerinden anlatılarak modernitenin eşitlik vaadinin bir illüzyon olduğu gösterilir. Özellikle laiklik ve sekülerizm kavramlarının, Batı’nın kendi tarihi şartları ve kilise baskısı karşısında ürettiği çözümler olduğu, ancak İslam dünyasına ithal edildiklerinde derin bir doku uyuşmazlığına ve zihinsel krizlere yol açtığı belirtilir. Çünkü İslam, sadece bir vicdan veya inanç meselesi değil; hukuku, ekonomiyi ve sosyal hayatı bir bütün olarak düzenleyen kapsayıcı bir nizamdır.
Ali Bulaç, insan yapımı olan ve zamanla bozularak çöken tüm bu çağdaş etiketli düzenlerin karşısına, insanı hem maddi hem manevi yönüyle, fıtratına uygun olarak konumlandıran, gücü değil hakkı ve adaleti merkeze alan "Ed-Din" olarak İslam’ı tek alternatif çözüm olarak koymaktadır. Kitap, felsefi ve tarihi derinliğinden ötürü yer yer okurken anlaşılması çaba gerektiren ağır bir dile sahip olsa da modern dünyaya karşı okuyucuda bilinçli, uyanık ve son derece eleştirel bir bakış açısı inşa etmektedir. Yazar, yalnızca teorik bir eleştiri sunmakla kalmayıp modern insanın anlam arayışına da rehberlik etmeyi amaçlayan bir çağrıyla nihayete ermektedir.
Yazarın kitap boyunca modern düzenlerin yapısal kusurlarını sergilemesindeki temel amaç, okuyucuda Batı merkezli bilgi üretimine karşı zihinsel bir bağımsızlık hissi uyandırmaktır. Bugün insanlığın karşı karşıya kaldığı küresel adaletsizliklerin, çevre katliamlarının ve derin ahlaki krizlerin kaynağını doğru teşhis etmek, ancak bu tarz eleştirel bir farkındalıkla mümkün olabilmektedir. Sonuç olarak, insan fıtratını ve aşkın olanı dışlayan her sistemin zamanla bozulup yok olmaya mahkûm olduğunu gösteren bu değerli çalışmanın, hepimizde derin bir entelektüel uyanış vesilesi olmasını, modernitenin sunduğu kavramları çok daha uyanık bir gözle okumamızı sağlayacak rehber bir bilinç inşa etmesini temenni ederim.