Rumeysa Baran - Söz&Kalem Dergisi
Günümüz insanı, başarı ve kariyer uğruna öylesine yoğun bir koşturmaca içinde ki, çoğu zaman kendi iç dünyasının sesini duyamaz hâle gelir. Üniversite kazanmak, iyi bir bölüm okumak, yüksek lisans yapmak, staj bulmak, iş hayatında yükselmek… Derken herkes bir yarışın içine sürükleniyor. Çevrenin beklentileri, aile baskısı ve toplumun başarı ölçütleri insanı sürekli daha fazlasını istemeye yöneltiyor. Bu koşuşturma içinde çoğu zaman insan, neden başladığını ve asıl amacının ne olduğunu unutabiliyor.
Üç gün sonrasına yetecek malı elinde tutmayan bir Peygamberin ümmeti olarak, biz şimdi neden gelecek kaygısı yaşıyoruz? Hz. Muhammed’in (s.a.v.) hayatına baktığımızda, dünyaya karşı nasıl bir mesafe koyduğunu açıkça görürüz. Hz. Aişe (r.a.) validemiz şöyle anlatır: “Muhammed ailesi, Medine’ye geldikleri günden vefatına kadar arka arkaya üç gün buğday ekmeğini doyasıya yememiştir.” Onun hayatı, dünyaya sahip olmanın değil; dünyaya hâkim olmanın örneğidir. Elinde olanın kalbine yerleşmesine izin vermemiştir.
Peygamberimiz geleceği hiç düşünmez değildi. Savaş planları yapardı, hicreti planladı, devlet idaresi yürüttü. Yani plansız değildi. Fakat kalbi mala bağlı değildi. Tedbir alırdı ama tevekkülü elden bırakmazdı. İşte asıl denge buydu: Sebeplere sarılmak, fakat kalbi sebeplere bağlamamak.
Gençlik yılları ideal ve hayallerle dolu olması gerekirken, bugün çoğu zaman gelecek kaygısıyla gölgeleniyor. “Hangi meslek daha çok kazandırır?”, “Hangi iş daha hızlı yükseltir?”, “Hangi kariyer daha konforlu bir hayat sunar?” soruları, zihinleri erken yaşlardan itibaren meşgul etmeye başlıyor. Böylece insan daha yolun başında hayatı yalnızca bir gelir planına indirgeme tehlikesiyle karşı karşıya kalıyor.
Modern psikoloji alanındaki birçok çalışma, yalnızca kariyer odaklı bir yaşam süren bireylerde genel yaşam doyumunun azaldığını ve sosyal bağların zayıflayabildiğini ortaya koyuyor. İnsan sadece üretmek için değil; anlam bulmak, ait olmak ve değer üretmek için de yaşar. Kariyer, insanın hayat yolculuğunda bir araçtır; fakat anlamın kendisi değildir.
Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyrulur: “Dünya hayatı, sadece bir oyun ve eğlenceden ibarettir; asıl hayat ahiret hayatıdır.” (Ankebut, 29/64) Bu ayet, dünyanın geçiciliğini ve asıl yurdun ahiret olduğunu hatırlatır. Dünya bir imtihan tarlasıdır. Bu tarlaya ne ekilirse, zamanı geldiğinde o biçilecektir.
Üniversite hayatı, işimiz, kariyerimiz, makamlarımız… Bunların hepsi birer araçtır. Doğru kullanıldığında insanı geliştirir, topluma fayda sağlar ve sorumluluk bilincini artırır. Fakat insan aracı amaç hâline getirdiğinde, yönünü kaybetmeye başlar. O zaman başarı yükseltmez; aksine ağırlaştırır.
Denge tam da burada başlar. Çalışmak, üretmek ve başarılı olmak elbette kötülük değildir. Ailesine bakmak, topluma katkı sağlamak, mesleğinde yetkinleşmek kıymetlidir. Fakat bütün hayatın tek hedefi hâline geldiğinde ruh geri planda kalır. Oysa insan sadece bedenini değil, kalbini de beslemek zorundadır.
İnsan zamanını doğru planlayarak hem kariyerini hem manevi hayatını birlikte sürdürebilir. Çünkü mesele çalışmak değil; ne için çalıştığını bilmektir. Elde edilen unvanlar, paralar ve makamlar bir gün sona erecektir. İnsan yolculuğu tamamlandığında yanında götürebileceği tek şey, yaptığı iyilikler ve bıraktığı güzel izler olacaktır.
Bu yüzden gençlerin kendilerine şu soruyu sorması gerekir: Ben yalnızca iyi bir meslek sahibi olmak için mi yaşıyorum, yoksa hayatımı Allah’ın rızasını kazanmak ve elimdekileri Allah rızası yolunda kullanabilmek için mi çabalıyorum? Çünkü insan dünyada yükselirken ahirette kaybetmemelidir.
Rabbim bize doğru istikamette ilerleyebilmeyi nasip etsin.