İbrahim Kılıç - Söz&Kalem Dergisi
İnsanoğlu yaptıklarıyla bilinir. İsimler unutulur, yüzler silikleşir, sesler kaybolur; fakat yapılanlar kalır. İnsan, ardında bıraktığı izdir. Belki de bu yüzden hayat, görünmeyen bir gölge metaforuyla anlatılabilir. Çünkü gölge, sahibinden ayrı değildir; ama sahibini ele veren ilk şeydir.
Biz çoğu zaman simamızı saklayabiliriz. Niyetlerimizi gizleyebilir, düşüncelerimizi perdeleyebiliriz. Fakat amellerimiz gölge gibi peşimizden gelir. Sessizdirler ama konuşurlar. Kim olduğumuzu, neye yöneldiğimizi, hangi ışığın altında durduğumuzu anlatırlar.
İnsanlık tarihi “yaratılış ve sonrası” diye iki büyük başlıkta okunabilir. İlk soru hep aynı kalmıştır: Ben kimim? Ardından gelenler daha karmaşıktır: Nereden geldim? Nereye gidiyorum? Neden varım? Amaç ne? Bu sorular bireysel gibi görünür ama aslında toplumsaldır. Her bireyin arayışı, toplumun yönünü belirler.
Zaman akıp gidiyor. Saatler ilerliyor, takvimler değişiyor, çağlar kapanıp yenileri açılıyor. Evren genişliyor. Modern kozmoloji bize bunu söylüyor. Bilim teorileriyle temellenen ve daha sonra gözlemlerle güçlenen bu gerçek, insan aklını hayran bırakıyor: Galaksiler birbirinden uzaklaşıyor, uzay büyüyor. Ama tuhaf bir şekilde evren genişlerken insan daralıyor.
Bilgi çoğalıyor, anlam azalıyor. İmkân artıyor, huzur eksiliyor. Cerrahlar karmaşık beyin ameliyatları yapıyor, insan beyninin derinliklerine iniyor; fakat insanın iç karanlığı hâlâ çözülebilmiş değil. Teknoloji ilerliyor, kalp geri kalıyor. İletişim hızlanıyor, anlayış yavaşlıyor. Bu çağın en büyük paradoksu belki de budur: Dışarıda sonsuzluk büyürken içeride sıkışmışlık artıyor. O hâlde soru şu: Evren nereye gidiyor değil; insan nereye yöneliyor?
İnsanı anlamadan evreni anlamanın bir anlamı var mı? Ya da evreni kavramadan insanı çözebilir miyiz? Kadim metinler insana sorumluluğunu hatırlatır. Kur'an-ı Kerim’de insanın yaptıklarıyla karşılaşacağı vurgulanır. Yani insan, gölgesinden kaçamaz. Çünkü gölge, ışıkla birlikte var olur.
Burada temel bir hakikat karşımıza çıkıyor: Güneş mi önemlidir, yoksa saçtığı ışık mı? Işık olmadan Güneş’i göremeyiz. Ama Güneş olmadan da ışık olmaz. Kaynak ve tezahür ayrılmaz bir bütündür. İnsan da böyledir. İç dünya kaynaktır; eylem onun ışığıdır. Ve gölge, o ışığın dünyaya düşen izidir. Biz çoğu zaman gölgelerle uğraşırız. İmajlarla, görünüşlerle, etiketlerle. Oysa gölgeyi değiştirmek için ışığın açısını değiştirmek gerekir. Işığın açısını değiştirmek için de yönelimi…
İmtihan belki de tam burada başlar. Hangi ışığın altında durduğumuz, nasıl bir gölgeye sahip olacağımızı belirler. Güç ışığının altında duranla hakikat ışığının altında duran aynı gölgeyi üretmez. Şöhret ışığı başka bir siluet çıkarır, erdem ışığı başka.
Modern insanın sorunu belki de şudur: Işığı aramak yerine gölgeyi düzeltmeye çalışmak. Oysa gölge, sahibinin sadık takipçisidir. O, yalan söylemez. Eğriyse biz eğriyizdir; uzunsa ışık alçalmıştır; kısaysa ışık tepemizdedir. Gölge bize hem konumumuzu hem yönümüzü anlatır. Bugün dünya düzeni değişiyor. Siyasi dengeler, ekonomik güçler, teknolojik devrimler… Fakat asıl değişim insanın içinde yaşanıyor. Eğer insanın iç dünyası daralıyorsa, evrenin genişlemesinin bir tesellisi yoktur.
Belki de yeniden sormamız gereken soru şu: Biz gerçekten neyi görüyoruz? Işığı mı, yoksa sadece yansımasını mı? Hakikati mi yaşıyoruz, yoksa onun gölgesini mi? İnsan, gölgesiyle birlikte yürür. Ondan kaçamaz ama onu dönüştürebilir. Bunun yolu ise kaynağa yönelmekten geçer. Çünkü gölgeyi değiştirmek isteyen, önce ışığı aramalıdır. Ve belki bütün hikâye gerçekten de bundan ibarettir:
Yaratılış ve sonrası…
Işık ve gölge…
İnsan ve ameli…
Evren genişlemeye devam edecek. Zaman akacak. Yeni icatlar yapılacak. Yeni düzenler kurulacak. Fakat asıl mesele hep aynı kalacak:
Biz hangi ışığın altında duruyoruz?
Ve arkamızdan nasıl bir gölge bırakıyoruz?