Yusuf Sincar - Söz&Kalem Dergisi
İnsanın nereden geldiği mi daha önemlidir, nereye gittiği mi? Veyahut henüz bir yere gitmese de neyi aradığı mı? Peki ya arayışın kendisi de bizzat bir yolculuk, bir gidiş değil midir?
Bir yere gitmek, bir yerden gelmektir şüphesiz. Haddizatında gittiğin yerin önemine geldiğin yer de etki etmektedir. Söz gelimi, cehennemden dünyaya gelen kişi için dünya cennet; cennetten dünyaya gelen kişi için dünya cehennemdir. Öyleyse, gittiğimiz yerin cennet ya da cehennem olacağı biraz da geldiğimiz yere; yani geçmişimize bağlı değil midir? Şimdi şu soru üzerine biraz düşünelim: Dünya, geldiğimiz yer midir, gittiğimiz yer mi? Çok açıktır ki dünya, hem geldiğimiz hem gittiğimiz yerdir. Zira dünyaya geldik ve gidiyoruz..
Bir yerden gelmek ve bir yere gitmek.. Bunlara bir amaç atfetmemek mümkün müdür? İnsan zihni olayları art arda gerçekleşen düzensiz algılar olarak değil, neden-sonuç ilişkisi içinde deneyimlemektedir. Bu olgu, Immanuel Kant’ın transendental argümanlarından biridir. Ona göre insan zihninde deneyime başvurmadan, yani doğuştan sahip olduğu bazı ilkeler vardır. Bunlardan birisi de nedensellik ilkesidir.
Kant’ın en radikal iddialarından biridir bu. Çünkü kendisinden önceki birçok filozof, zihnin dış dünyayı olduğu gibi algıladığını ve yasaları da gözlemden çıkardığını düşünüyordu. Kant ise bunu yıkmıştır. Örneğin önünde duran bir bilardo topunun diğerine çarptığını düşün. Birinci top hareket ediyor, sonra ikinci top hareket ediyor. Aslında duyuların sana yalnızca iki olay veriyor: Birinci topun hareketi ve ikinci topun hareketi. Yani duyuların sana “birinci top ikinci topun nedenidir” bilgisini vermiyor. Sen bu iki olayı nedensel bir bağ ekliyorsun. Bu bağ dış dünyada yok, sadece sende var.
Şöyle bir dipnot eklemekte fayda var: Nedensellik probleminin en eski temsilcisi İmam Gazalidir. Daha sonra David Hume bu problemi ciddi bir şekilde ele almıştır. Kant ise bu problemi Hume’dan öğrenmiş hatta tam da bu yüzden “Hume, beni dogmatik uykumdan uyandırdı” demiştir. Ancak Kant’ın farkı, bir adım öteye giderek problemi zihinsel bir kategori olarak belirlemesidir.
Kant’a göre eğer zihinde önceden bulunan nedensellik kategorisi olmasaydı, dünyayı neden-sonuç ilişkileri içinde değil, birbirinden kopuk olaylar yığını olarak algılardık. Bu yüzden nedensellik doğadan öğrenilen bir şey değil, doğayı deneyimleyebilmemizin ön koşuludur. Aynı durum doğa yasaları için de geçerlidir. Mesela: Her olayın bir nedeni vardır, bir nesne zaman içinde aynı nesne olarak kalır, olaylar belirli bir zaman sırası içinde gerçekleşir ve benzeri..
Bunlar yalnızca deneyimin sonucu değildir. Deneyimin anlamlı ve düzenli olabilmesi için zihnin kullandığı temel ilkelerdir. Kant’ın ünlü ifadesiyle: “Anlama yetisi yasalarını doğadan almaz; doğaya verir.” Kant burada fizik yasalarını insanların icat ettiğini söylemez. Demek istediği şey şudur: Bizim deneyimlediğimiz “doğa”, zihnin kategorileriyle düzenlenmiş olan doğadır. Düzenli, nedensel ve yasalı bir dünya deneyimleyebilmemizin nedeni, zihnin deneyime bu yapıyı kazandırmasıdır.
Şimdi ilk soruya geri dönelim: Geldiğin yer mi önemlidir, gittiğin yer mi? Madem ki zihin art arda gerçekleşen olayları düzensiz ya da kaotik olaylar olarak değil tam aksine düzenli ve amaçlı olaylar şeklinde algılama zorunluluğu ile çalışıyor; bu durumda her gelişin ve her gidişin bir nedeni ve bir amacı olması gerekir. Öyleyse, geldiğin yer gittiğin yerin nedeni ve gittiğin yer de geldiğin yerin amacıdır.
Tarih boyunca pek çok düşünür ve pek çok ideoloji gittikleri yere farklı amaçlar atfetmişlerdir. İnsanlık tarihi bir amaçlar yığınıdır. Ancak bu amaçların ortak özelliği şudur: insan doğası.
İnsanın neyi aradığı sorusuna verilen cevaplar, insan doğasının nasıl anlaşıldığına bağlı olmuştur. Örneğin Aristoteles her insanın nihai amacının mutluluk olduğunu söylüyordu. Mutluluğa ise erdemli yaşam sayesinde ulaşılabilirdi. Epicurus’a göre ise insanın temel amacı haz ve huzurdur; zengin olmak için sürekli kaygılanmak yerine dostlarıyla sade bir sofrada oturan kişi gerçek mutluluğa daha yakındır. John Stuart Mill bu görüşü geliştirerek insanın yalnızca bedensel hazları değil, bilgi ve sanat gibi yüksek hazları da aradığını söylemiştir; örneğin bir insanın saatlerce zor bir kitabı okumaktan aldığı tatmin, basit bedensel eğlencelerden daha değerli olabilir.
Darwinci anlayış ise bütün bu arayışların altında biyolojik hayatta kalma ve neslini sürdürme dürtüsünün bulunduğunu vaaz etmektedir; buna göre temel arayış hayatta kalmak ve neslini devam ettirmektir. Immanuel Kant’a göre temel arayış mutluluk olsa da bunun yeterli olmadığını; insanın aynı zamanda “doğru” olanı da istediğini savunmuştu. F. Nietzsche için ise insanın asıl amacı güç istencidir. Tarih boyunca insan daima gücü elde etmek istemiştir. Ancak ona göre temel amaç güç değil; kendini aşmak ve kendi değerlerini yaratmak olmalıdır.
İmam Gazali ise bütün bu arayışların nihayetinde insanın hakikati ve Allah’ı aramasının farklı görünümleri olduğunu söylerdi; dünyadaki başarılarına rağmen iç huzuru bulamayan ve sonunda manevi bir arayışa yönelen kişi bunun somut bir örneğidir. Bu düşünceye göre eğer amaç olabildiğince hayatta kalmak ise ancak insanın acı ve ıstırap içinde çok kötü bir yaşamı varsa yine de olabildiğince hayatta kalmak ister miydi? O halde hayatta kalmak nihai bir amaç olamaz. Eğer amaç olabildiğince mutluluk ise insanın dünyadaki acziyetinden (hastalık, ihanet, doğal afet vb) dolayı payına düşecek mutluluk yok denecek kadar az değil midir? Keza amaç güç ise insanın aynı acziyetinden dolayı payına düşecek güç yok denecek kadar azdır. Öyleyse bunların hiçbiri nihai amaçlar olamaz.
Gazaliye göre nihai amaç kesinlikle sonsuz yaşam ve sonsuz huzuru garanti etmelidir. Cennet tam olarak böyle bir yerdir. Bu yüzden gidilecek yer ve arayış cennettir; geldiğimiz yer ise dünyadır ve madem ki geldiğimiz yer gittiğimiz yeri belirleyecektir, öyleyse geldiğimiz yer olan dünya hayatını gideceğimiz yer olan cennet hayatına göre düzenlemek; kendisinden daha yüksek bir amaç düşünülemeyen bir amaçtır ve bu amaca yönelmek her insanın biricik amacı olmalıdır.