Muhammed Kaya - Söz&Kalem Dergisi
Tıp Biliminin henüz detaylandıramadığı, ama üzerinde çalışıldığı söylendiği o hastalık, bu kez serin bir Eylül akşamında yakaladı Necip’i. En son Temmuzun ortalarında nüksetmiş ve uzun bir süre etkisinde kalmıştı. Bu onun için ağır bir imtihandı.
Necip tam da istemeyeceği bir anda tutuldu krize. Bayıltan türden fiziksel bir kriz değildi belki ama zihninde fırtınalar kopartan cinstendi. Yakalandı mı neredeyse gün boyu süren ve tamamen zihin dünyasında gelişen müthiş bir iç savaş yaşamaktaydı. Hastalığının fiziksel yönleri ne kadar zayıf olsa da hastalık atakları başladığında vücudu ısınmaya, bedeni titremeye başlardı. Başından ayaklarına doğru bir uyuşma başlar ve bu sıklıkla tekrar ederdi. En ufak bir ses dahi onu rahatsız etmeye, iç dünyasını birbirine katmaya yeterdi. Gördüğü bazı kimseleri (bu sıklıkla değişirdi) fantastik karakterler gibi görür, kimi yerde hayalle gerçeği karıştırırdı.
Necip o akşam babası Talip’le birlikte İstanbul’dan gelen amcası Rahmi’yi ziyaret etmek için büyük amcası Fadıl’ın evine gitti. Daha doğrusu babası, onu, amcasını görmesi için zorladı. Necip’in amcasıyla bir sorunu yoktu, fakat rahatsızdı. İstemeden de olsa gitti.
Fadıl’ın salonu kalabalıktı. Yetişkin olarak yaklaşık yirmi kişi vardı. Necip üçlü koltukta, iki iriyarı kuzeninin arasında oturuyordu. Diğer iki, üçlü koltuk doluydu, geri kalanlar da minderlere oturmuşlardı. Amca Rahmi oldukça varlıklı biriydi. Beyoğlu’nda üç dükkânı, Beykoz’da villaları ve İstanbul’un çeşitli semtlerinde daireleri vardı. Necip hariç herkes onun ağzına bakıyordu. Rahmi konuşuyor herkes dinliyor, Rahmi anlatıyor, herkes anlamasa da onaylıyordu. Çünkü aralarında ticaretten hiç anlamayanlar da vardı.
Rahmi, Beykoz’daki üç villasından bahsediyordu. Belediyenin zemin kot uygulaması, iki villasının alt katına birer spor salonu yapacak genişlikte bir alan kazandırmış, villalar böylelikle daha cazibeli olmuş ve bu yüzden bu iki villanın kiraları diğer villalara göre daha yüksekmiş. Arada diğerlerinin de işlerinden bahsediliyordu. Mesela Talip’in kumaşçı dükkânının günlük kârının neden artmadığını, bir diğerinin dönerci dükkânının mevkiini tartıştılar. Konu ekonomiden, ticarete ve oradan siyasete geçti. Kimileri oradan futbola geçerken kimi ise kendi aralarında Rahmi’nin villalarının piyasasını araştırmaya koyuldu.
Necip’in bedeni terlemeye, başından ayaklarına doğru uyuşmaya başlamıştı. Konuşulanlar kafasında yankılanıyor, başına sert bir cisimle vuruluyormuşçasına acı çekiyordu. Göz kapakları kendiliğinden kapanıyordu. Elleri istemeden bir diz kapağına gidiyor, ardından iki elini birleştiriyordu. Konuşulanlar hayal miydi, gerçek miydi? Yoksa kendisi bir rüyada mıydı? Kuzeni Halil, çay bardağını neden elinde çeviriyordu? O çayı içecek miydi yoksa halıya mı dökecekti? Amcası Rahmi, neden fille devenin karışımı bir yaratığa benziyordu? Yanındakiler ondan korkmuyorlar mıydı? Babası Talip neden bu kadar gülüyordu? Mobilya imalatçısı neden kanepeleri bu renkte yapmıştı? Halıdaki desenler neden sürekli yer değiştiriyorlardı? Hemen sağında oturan kuzen neden bu kadar bağırıyordu? Işıklar neden kapanıp açılıyor, ayakları neden kesilmiş gibiydi? Konuşmalar, tartışmalar, kahkahalar…
Necip fırtınada kaldıkça zihni dalgalanmaya başlıyordu. Zaten yeterince karmaşık bir haldeydi. Elini kafasına götürüyor, sonra üstüne oturduğu ayağını değiştiriyordu. Fakat bu şekilde daha çok dikkat çektiğini düşünüp tekrar oturuşunu düzeltiyordu. Herkes aslında Necip’in tuhaf davranışlarını görmüş ama bir anlam verememişlerdi. Daha doğrusu umursamamışlardı. Necip de içinden bu umursamazlığı sorguluyordu. Biri çıkıp “Hayırdır? Neyin var? Hasta mısın?” diye sorsa Necip “Evet, ben müsaadenizi isteyeyim,” diyecek. Ancak kimse tek kelime etmedi. Ne babası, ne amcaları ve ne de diğer akrabaları… Oysa Necip, o an birinin kendisiyle ilgilenmesini, en azından biraz muhabbet etmesini çok istiyordu. Çünkü kendi halinde kaldıkça daha kötüleşiyordu. Belki biri birkaç kelam etse girdabından kısmen de olsa sıyrılacaktı.
Kuzenleriyle diyalog kurmaya çalıştı aslında ama kuzenler, onu pek umursamadılar ve sorularına üstünkörü yanıtlar verdiler. Necip, kendisine karşı olan umursamazlığın nedenini biliyordu tabi. Hastalığından dolayı işe sık sık ara vermek zorunda kalıyor, bu yüzden maddi anlamda sürekli geriliyordu. Kimseye kendi hastalığından bahsetmek de istemiyordu, çünkü toplumda mimlenmek ve farklı isimlerle değerlendirilmek öyle alışılması kolay şeyler değildi. Ailesi ve çevresi, parası olmadığı için onun tembel, uyuşuk ve beceriksiz olduğunu düşünüyorlardı. Bu yüzden yoğun bir değersizlik duygusu yaşıyordu.
Necip büyük bir karamsarlığa düştü. Kör bir kuyunun dibinde çırpınır bir hâlde buldu kendini. Artık seslere ve sürekli değişen yüzlere tahammülü kalmamıştı. Birden dışarı attı kendini. Herkes onun sigara içmek için dışarıya çıktığını düşündü. Dışarı çıkınca göğün karanlığına bakıp derin bir nefes aldı. Ayakkabılarını giyerken, aldığı nefesi gözyaşlarıyla birlikte verdi.
Evden biraz uzaklaşıp bahçeye doğru ilerledi. Bir ağacın kenarına oturup ağladı. Gözyaşları yanaklarından süzülürken kafasını kaldırıp gökyüzüne baktı. Gözleri ışıl ışıl parlayan yıldızların üzerinde gezindi bir süre. Ardından “Elhamdülillah… Elhamdülillah… Elhamdülillah,” dedi. “Senden gelene, sana ait olana şükürler olsun!”
Necip’in sessiz hıçkırıkları havaya karışırken, bir kedinin kendisine yaklaşmakta olduğunu gördü. Kedi usulca yaklaşıp Necip’e sokuldu. Yumuşak tüyleri Necip’in elinde gezdi. Necip ilk anda hayvanı umursamadı. Ama kedinin gözlerine bakınca birden zihninde bir ayet parıldadı. “Allah, bir sivrisineği ve ondan daha aşağı bir yaratığı misal vermekten çekinmez, iman edenler, bunun Rablerinden gelen bir gerçek olduğunu bilirler…” (Bakara-26) Necip, kedinin gözlerindeki bakışa hayret etti ve elinde olmadan dilinden şu kelimeler döküldü. “Allah beni bir kediyle teselli ediyor…”