Vuslat Şen - Söz&Kalem Dergisi
Sabahın ilk ışıklarıyla birlikte hepimizi içine alan yoğun bir koşturmanın tam ortasında buluyoruz kendimizi. İşler, sorumluluklar, ekranlardan bitmek bilmeyen bildirimler ve bir şeylere yetişme telaşı zihnimizi etkisi altına alıyor. Modern hayatın getirdiği bu tempo içerisinde yönümüzü çoğu zaman dış dünyaya, maddeye ve günlük işlerin akışına çeviriyoruz. Çevremizdeki her şeyi anlamaya ve hayatın maddi şartlarını düzenlemeye büyük bir enerji harcarken, ne yazık ki en çok kendimizi ihmal ediyoruz. Günün yirmi dört saatini dış seslerle doldururken, kendi içimizden yükselen o fıtrî sese ne kadar kulak verebiliyoruz?
Bugün sıkça kullanılan “kendini bulmak” ifadesi, çoğu zaman insanın kendi arzularını merkeze alması ya da her istediği hayatı yaşaması şeklinde anlaşılmaktadır. Oysa insanın kendini bulması, her şeyden önce kendi hakikatini idrak etmesidir. Nereden geldiğini, hangi gaye ile yaratıldığını, neye muhtaç olduğunu ve Rabbi karşısındaki yerini bilmesidir. Kendi varlığına, zaaflarına ve fani olduğunu unutan bir kimsenin, kâinatın nizamını ve Allah Teâlâ’nın azametini hakkıyla kavrayabilmesi mümkün değildir. Çünkü insan, kendini ne kadar doğru tanırsa, dış âlemi de o kadar doğru okur; bu farkındalık, onu Rabbini tanıma yolunda bir merhaleye taşır.
Kur’ân-ı Kerîm, insanı yalnızca gökyüzünün ihtişamına veya yeryüzünün eşsiz düzenine bakmaya çağırmakla kalmaz, aynı zamanda kendi yaratılışı üzerinde düşünmeye de davet eder. Cenâb-ı Hak, Fussilet Suresi 53. ayet-i kerimesinde şöyle buyurmaktadır: “İnsanlara ufuklarda ve kendi nefislerinde ayetlerimizi göstereceğiz ki onun hak olduğu onlara apaçık belli olsun. Hakikaten Rabbinin her şey üzerinde şahit olması yetmez mi?” Bu ayet-i kerime, Allah Teâlâ’nın birliğine dair delillerin hem kâinatta hem de insanın bizzat kendi varlığında açıkça tecelli ettiğini göstermektedir.
İnsan, kendi yaratılışındaki dengeyi, bedenindeki kusursuz düzeni ve ruhuna yerleştirilen duyguları düşündüğünde bu yapının başıboş ve gelişigüzel olamayacağını idrak eder. Aslı bir damla suya dayanan insanın görmesi, işitmesi, düşünmesi ve hatırlaması büyük bir nimettir. Kişi kendi varlığındaki bu ince nizamı fark ettikçe, her şeyin ilim ve hikmet sahibi bir Yaratıcı tarafından takdir edildiğini daha iyi kavrar. Kendi üzerindeki ilahî işaretleri okuyamayan bir kimsenin, dış dünyadaki delilleri doğru şekilde değerlendirmesi de kolay değildir.
İnsan, kendi acziyetini ve çaresizliğini daha yakından idrak ettiğinde, her hususta kendine yettiği zannının aslında ne kadar temelsiz olduğunu fark eder. Alınan her nefesin bir lütfa, atılan her adımın bir ihsana bağlı olması bu gerçeği insana yeniden hatırlatır. Bir saniye sonrasına dahi hükmetmeye gücü yetmeyen kimse, hangi dayanakla kibirlenebilir? İnsan, kendi sınırlarını ve her an bir lütfa muhtaç olduğunu fark ettikçe Allah Teâlâ’nın sonsuz kudretini ve sıfatlarını daha derinden idrak eder; benlik iddiasından uzaklaşarak mutlak kemalin yalnızca Allah’a ait olduğunu yakînen bilir.
Ancak insanın bu gerçeğe yönelmesini zorlaştıran birtakım engeller de vardır. Bugün içine düşülen modern hayat tarzı, insanı kendisiyle yüzleşmekten alıkoyan birçok engeli önüne çıkarmaktadır. Sürekli bir performans sergileme baskısı, kariyer hırsları ve aşırı tüketim eğiliminin hâkim olduğu bu çağda, kişinin kendine yönelip varlığının anlamı üzerinde düşünmesi giderek zorlaşmaktadır. Modern hayat, insanı çoğu zaman makamlarla ve geçici başarılarla meşgul ederek Kur’ân-ı Kerîm’in hatırlattığı kulluk bilincinden uzaklaştırabilmektedir. Böylece insan, zamanla ne için yaratıldığını ve nereye yönelmesi gerektiğini gözden kaçırabilir. Geçici unvanlar ve beğeniler, insanın yaratılış gayesini unutmasına yol açabilmektedir. Tüm bu koşturmacaya rağmen, hakikat aynasında kendi gerçeğiyle yüzleşen insanın Allah Teâlâ’nın dergâhına iltica etmesi her zaman mümkündür.
İnsanın kendi hakikatini tanıması da ancak böyle bir yönelişle gerçekleşir. Kendini bulmak, nefsin isteklerini hayatın merkezine koymak, her hâlini serbestçe yaşamak ya da bencilce bir yaşam sürmek değildir. Bilakis insanın kendi sınırlarını bilip kalıcı olana, Allah Teâlâ’ya bağlanabilmesidir. Yaratılışına dikkatle bakan kimse, hayatın her anında bir düzenin hâkim olduğunu fark eder ve kendi gücüne değil, mutlak kudret sahibine yönelir. Böylece her şeyin gerçek dayanağının Allah Teâlâ olduğu kalbine yerleşir.
Kendini tanıyan insan, bu âlemde başıboş bırakılmadığını, bir sorumluluk üzere var edildiğini ve her an görüp gözetildiğini bilir. Bu hâl, insana Allah Teâlâ’nın huzurunda olduğu şuurunu ve kulluk bilincini kazandırır. Özünü bularak aslına yönelen kimse, içindeki arayışı geride bırakır ve kendi yerini bulur. Kendi varlığının anlamını doğru kavrayan her insan için hayat, anlamsız bir koşturmaca olmaktan çıkar; her adımda Allah Teâlâ ile bağlarının güçlendiği bir sürece dönüşür. İnsan, kendisini yalnızca yaşayan değil, aynı zamanda hesaba çekileceğini bilen bir varlık olarak görmeye başlar. Kendi gerçeğine ulaşması, onu Allah Teâlâ’ya yönelten en sahih yol olur. Böylece insan, kendisini var eden hakikate yönelir; kendi noksanlığını fark ederek bu yola çıkan her insan, en nihayetinde Rabbine yönelmiş olur.
Selam ve Dua ile