Firdevs Yüksel - Söz&Kalem Dergisi
Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla
Kişisel gelişim, modern dünyada genellikle "daha çok kazanmak" veya "daha popüler olmak" üzerine kurgulansa da, İslam perspektifinde bu kavramın karşılığı, ‘’Tezkiyetü'n-Nefs’’ yani nefsi arındırmak ve kemale ermektir. Gerçek gelişim, insanın biyolojik varlığından sıyrılıp "eşref-i mahlukat" (yaratılmışların en şereflisi) vasfına yakışır bir ahlaka bürünmesidir
Modern çağın bitmek bilmeyen gürültüsü, nefislerin bitip tükenmeyen arzuları ve her köşeden üzerimize saldıran ifsat dalgaları arasında, ruhumuzun sığınacağı bir liman arıyoruz. Bugün dünya, insanı sadece tüketen bir varlık olarak görüp onu "ben" merkezli bir hapishaneye mahkûm ederken; İslam bizlere asaletle yoğrulmuş bir şahsiyet inşası vaad ediyor. Bu inşa, evvela kalbin tasfiyesi ve niyetin ihlas ile mühürlenmesiyle başlar.
İnsanoğlunun bu dünyadaki serüveni, kendini bilmekle başlar. Hadisi şerifte buyrulduğu üzere, "Kendini bilen, Rabbini bilir." Fakat modern zamanlar bize kendimizi unutturmak, bizi fıtratımızdan koparmak için her türlü hileye başvuruyor. Bu hengamede bir müminin duruşu, sarsılmaz bir kale gibi olmalıdır. Şahsiyet, sadece bilgiyle değil, o bilgiyi hizmet ve edeple taçlandırmakla kemale erer. İlk adım, insanın kendi iç dünyasına yönelmesi, hatalarıyla yüzleşmesi ve bir adem olma yolunda nefis terbiyesine soyunmasıdır.
Bu yolda en büyük azığımız sabır ve tevekküldür. Rabbimiz Bakara Suresinin 153. ayet-i kerimesinde şöyle buyurmaktadır; "Ey iman edenler! Sabır ve namazla yardım dileyin. Şüphesiz Allah sabredenlerle beraberdir." Bu ayet, bize bir yol haritası çizmektedir. Modern çağın getirdiği hız tutkusu ve sabırsızlık hastalığına karşı, bizler "ya sabır" diyerek köklerimize tutunmalıyız. Her şeyin bir anda olup bitmesini beklemek yerine, emeğin ve vaktin kutsallığına inanarak, neticeyi yalnızca Allah’tan bekleyen bir tevekkül anlayışını kuşanmalıyız.
Günümüzün en büyük yarası olan "hep bana, hep benim" diyen egoist anlayışa karşı, İslam’ın "ben değil biz" düsturu tek reçetedir. İslam, ferdi tek başına bırakmaz; onu bir binanın birbirine kenetlenmiş tuğlaları gibi bir cemiyetin parçası kılar. Bir şahsiyetin kalitesi, başkasına ne kadar faydalı olduğuyla ölçülür. Hizmet ehli olmak, karşılık beklemeden, sadece rıza-i ilahi için koşturmak, modern çağın bencillik duvarlarını yıkacak en büyük güçtür. Şahsi ikbal düşüncesinden sıyrılıp, ümmetin derdiyle dertlenmek, gerçek bir şahsiyetin nişanesidir.
Dünyanın geçici hevesleri, mülevves arzuları ruhumuzu daraltsa da, bir mümin için umutsuzluk yoktur. Çünkü biz biliyoruz ki, İslam yıkmak için değil, inşa etmek için gelmiştir. Bizler de bu çağın karanlığına eleştirmek yerine, bir mum yakmalı ve evvela kendi karakterimizi İslam’ın güzel ahlakıyla tezyin etmeliyiz. İstikamet üzere yaşamak, dosdoğru olmak, rüzgarın estiği yöne göre değil, hakkın olduğu yöne göre saf tutmak demektir.
Netice-i kelam, modern çağın karmaşası içinde kaybolmamak için, asrı saadetin o tertemiz pınarından beslenen bir şahsiyete ihtiyacımız var. Kendi iç dünyamızda kuracağımız bu nizam, dış dünyadaki keşmekeşe de bir son verecektir. Allah bizlere, nefsinin esiri olan değil, nefsinin emiri olan; "ben" davasını bırakıp "biz" diyen, ihlas ve sadakat sahibi birer kul olmayı nasip eylesin. Şahsiyetimiz İslam ile inşa olsun ki, duruşumuz düşmana korku, dosta güven versin.
Vesellam..