Amine Çimen - Söz&Kalem Dergisi
İnsan, yaratılmış varlıklar içerisinde en şereflisidir. Onu diğer canlılardan ayıran temel özellik; akıl ve irade ile donatılarak tüm mahlûkatın üzerinde bir konuma getirilmiş olmasıdır. Akıl ve irade sahibi olmak büyük bir ayrıcalık olduğu kadar, hiç şüphesiz beraberinde ağır bir sorumluluğu da getirmektedir.
İslam’ın inananlara yüklediği en hayati görevlerden biri; kişinin önce kendisinden, ardından yakın çevresinden başlayarak topluma iyiliği yayması ve kötülüğü engellemesidir. Bu görev, İslam literatüründe “emr-i bi’l-ma’ruf ve nehy-i ani’l-münker” olarak ifade edilir ve Asr-ı Saadet’ten günümüze dek Müslüman şahsiyetinin temel mihenk taşlarından biri olmuştur. Kur’an-ı Kerim’de sıkça vurgulanan bu ilke, İslam ümmetinin her daim iyiliğe çağırma ve kötülükten sakındırma misyonunu hatırlatmaktadır. Bu sorumluluk, kıyamete kadar devam edecek kesintisiz bir vazifedir.
Peki, 'emr-i bi’l-ma’ruf ve nehy-i ani’l-münker' dengesi nasıl kurulmalıdır? Bu sorunun cevabını, konuya ışık tutan iki ayet çerçevesinde anlamaya çalışacağız.
Yüce Rabbimiz Âl-i İmrân suresi 104. ayette şöyle buyurmaktadır:
وَلْتَكُن مِّنكُمْ أُمَّةٌ يَدْعُونَ إِلَى الْخَيْرِ وَيَأْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَيَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنكَرِ وَأُولَٰئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ
“İçinizden hayra çağıran, iyiliği emreden ve kötülükten men eden bir topluluk bulunsun. İşte kurtuluşa erenler onlardır.”
Evvela ayeti incelediğimizde şu önemli hususlar dikkat çekmektedir:
1. Kurumsallaşma Gerekliliği
Ayette geçen (وَلْتَكُن مِّنكُمْ) içinizden olsun ifadesi, toplum içerisinde bu görevi düzenli ve bilinçli bir şekilde yürütecek özel bir kadronun bulunması gerektiğine işaret eder. Yani takdiri anlam şudur: Ümmetin içinden, özellikle bu görevi bilinçli bir şekilde üstlenen ve emr-i bi’l-ma‘rûf ile nehy-i ani’l-münker vazifesini sistemli bir şekilde yerine getiren bir grup bulunmalıdır. Bu görev, bireysel sorumluluk olmanın ötesinde aynı zamanda toplumsal ve kurumsal bir vazife niteliği taşımaktadır.
2. Ümmet Kavramının Niteliği
Ayette geçen “ümmet” kelimesi yalnızca sayıca kalabalık bir topluluğu ifade etmez. Bilakis belirli bir gaye etrafında birleşmiş, şuurlu bir heyeti ve sorumluluk bilincine sahip bir topluluğu ifade eder. Bu kavram; önderlik eden, davet yapan, eğitim veren, otorite ve dengeyi koruyan, Allah’ın dinini hayata hâkim kılmaya çalışan aktif bir sosyal yapıyı temsil etmektedir.
Bu ifadeler, Kur’an’ın toplumsal düzeni koruma ve ahlaki dengeyi muhafaza etme hususunda bilinçli bir topluluğa özel bir rol yüklediğini göstermektedir. Zira iyiliğin hâkim kılınması ve kötülüğün engellenmesi ancak böyle bir şuurlu topluluk vasıtasıyla süreklilik kazanabilir.
Günümüze geldiğimizde ise ayetin işaret ettiği bu dengenin ne kadar hayati olduğunu daha açık bir şekilde görebilmekteyiz. Böyle bir ümmet tasavvuru, tarihin her döneminde insanlığın karşı karşıya kaldığı ahlaki çözülmeye karşı ilahi bir güvence niteliğindedir. Cahiliye döneminden günümüze dek insanlık; ahlaki yozlaşma ve toplumsal çürüme tehlikesiyle her zaman yüz yüze kalmıştır. Bugün de ne yazık ki hayır yerine şerrin, salah (iyilik ve düzen) yerine fesadın (bozulma ve kargaşanın) tercih edildiği; inanç, ahlak ve erdem gibi değerlerin hızla zayıfladığı bir süreci müşahede etmekteyiz.
Bu noktada en büyük tehlike müdahalesizlik ve duyarsızlıktır. Rabbimiz, hayatın bu denli yozlaştığı bir dünyada iyiliği emreden bir topluluğun bulunmasını emretmiştir. Elbette bu görev yerine getirilirken, her meselede olduğu gibi belirli bir denge üzere hareket edilmeli; ne ifrata ne de tefrite kaçılmalıdır.
İyiliği emrederken aklın bir suistimali olan cerbezeye kapılmamak, kötülükten sakındırırken de nefretin karanlığına düşmemek gerekir. İyiliği inşa ederken kötülüğü ıslah etmeyi ihmal etmemek; her iki vazifeyi de Sünnet-i Seniyye’ye ittiba ederek ve Allah’a olan muhabbetin bir nişanesi olarak yerine getirmek esastır. Zira bu iki sarsılmaz ilke, İslam’ın özünü ve cemiyetin bekasını ayakta tutan temel esaslardandır.
Bu bilinçli topluluğun varlığı, ümmetin huzura ve itminana erişmesini sağladığı gibi, ayette ifade edilen asıl kurtuluşun da anahtarını teşkil etmektedir.
Âl-i İmrân sûresinin 104. ayetinde yer alan bu ilahî emrin neticesi ve müjdesi, birkaç ayet sonra (110. ayette) şöyle karşılık bulur:
كُنتُمۡ خَیۡرَ أُمَّةٍ أُخۡرِجَتۡ لِلنَّاسِ تَأۡمُرُونَ بِٱلۡمَعۡرُوفِ وَتَنۡهَوۡنَ عَنِ ٱلۡمُنكَرِ وَتُؤۡمِنُونَ بِٱللَّهِ
“Siz, insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmet oldunuz. Çünkü iyiliği emreder, kötülükten sakındırırsınız ve Allah’a inanırsınız.”
Burada dikkat çekici bir incelik vardır: 104. Ayette (وَلْتَكُنْ) bulunsun ifadesiyle hayra çağıran bir topluluğun varlığı emir sigasıyla istenirken; 110. ayette mâzî sigası olan) كُنْتُمْ) oldunuz kelimesi kullanılmaktadır. Yani: “Siz, insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmet oldunuz.”
Bu sigâ değişikliği göstermektedir ki; iyiliği emredip kötülükten sakındırma görevini hakkıyla yerine getiren bir topluluk, Allah katında “en hayırlı ümmet” vasfını kazanır. Başka bir ifadeyle, 104. ayette sorumluluk olarak emredilen görev; 110. ayette yerine getirildiğinde ilahî bir övgüye dönüşmektedir..
Netice itibariyle, Kur’an-ı Kerim’in emrettiği emr-i bi’l-ma’ruf ve nehy-i ani’l-münker vazifesi, ümmetin varlığını, dirliğini ve ahlaki istikametini ayakta tutan temel esaslardan biridir. Günümüzde çeşitli sebeplerle toplumsal hayatta ahlaki zayıflama ve toplumsal çürüme gözlemlenmektedir. Özellikle çağımızın karmaşası ve hengâmesi içerisinde bu durum daha belirgin hâle gelmiştir. Buna karşılık bizlere düşen görev ise, hayırlı ve vasat bir ümmet olarak iyiliği yaymak ve kötülüğü engellemektir. Zira bu vazife, Kur’an’ın emrettiği ilahî bir sorumluluk olduğu gibi, hayırlı bir ümmet ve sağlam bir toplum olmanın da temel şartlarındandır..
Rabbimizden bu ayetleri sadrımıza nakşetmeyi ve hayatımıza tatbik edebilmeyi niyaz ederiz.
Selam ve dua ile...