Söz&Kalem Dergisi - Vuslat Şen
Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla…
“De ki: Ey haddi aşarak nefislerine zulmetmiş olan kullarım! Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin. Şüphesiz Allah bütün günahları bağışlar. Muhakkak ki O, çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir.”(Zümer Suresi, 53)
Bu ayet, âlimlerimizce belirtildiği gibi büyük bir müjde içermesinden dolayı Allah’ın kitabındaki en ümit verici ayetlerden biridir. Bu ayet-i kerimede Allah Teâlâ, kullarını şereflendirme adına onları kendisiyle beraber zikretmiştir. O (c.c), kendisine sığınan ve hüsnü zan besleyen kullarını terk etmeyen, şükre en layık olan dosttur. Bunun hemen arkasından rahmetten ümit kesmeyi yasaklamaktadır. Ardından, kullarına olanca açıklığıyla O’na tövbe eden herkesin bütün günahlarını bağışlayacağını bildirmektedir.
Allah Teâlâ’nın, kendisine hüsnü zan ile iltica ederek yönelenleri bağışlaması, onların tövbelerini kabul etmesi hiç şüphesiz mümin kalplere büyük bir huzur; sadıklara ise güven dolu bir müjde verir. Burada insanın Allah’ı “en güzel dost ve en güzel yardımcı” olarak bilmesi, aslında Rabbi hakkında hüsnü zannından kaynaklanır. Mümin, Rabbini diğer dostlara benzemek gibi bir noksanlıktan tenzih eder. O dostlar ki, kendilerini izleyenleri terk eder; onları unutur ve saptırırlar. Fakat asıl dostunu (Allah’ı) noksanlıklardan tenzih eden, O’nu (c.c) yücelten, O’nun (c.c) hakkında hüsnü zan besleyip tevekkül eden kişi için Allah yeterlidir.
Kul, Rabbine duyduğu hüsnü zan miktarınca ümit var olur. Allah Teâlâ, amel edenlerin amellerini boşa çıkarmadığı gibi; O’na (c.c) ümit bağlayanların da ümitlerini boşa çıkarmaz. Bunun en güzel örneği, Allah’ın dostu Hz. İbrahim’dir. Nemrud’un ordusu tarafından kuşatılmış, putları kırdığı için tehdit edilmişti. Fakat Hz. İbrahim, Rabbi’ne olan güveninden zerre kadar vazgeçmemişti. İbrahim aleyhisselam, Allah’a hüsnü zan besleyen bir kul olarak, sabrın ve metanetin en güzel örnekliğini sergiliyordu. Sarsılmaz dağlar gibiydi; hatta onlardan da güçlüydü; çünkü kalbi Allah’a tam bir tevekkül ve teslimiyetle bağlıydı ve kavmine hitaben şöyle diyordu;
“Siz Allah’ın, size hakkında hiçbir delil indirmediği şeyleri O’na ortak koşmaktan korkmuyorsunuz da, ben sizin ortak koştuğunuz şeylerden ne diye korkayım? Öyleyse iki taraftan hangisi daha güvende olmaya layıktır, eğer biliyorsanız söyleyin.”(Enam Suresi, 81)
Allah’a karşı hüsnü zanda bulunması gereken fırka hangisidir? Her şeyin mülkü elinde olan, göklerin ve yerin Rabbini dost edinen fırka mı, yoksa ne kendilerine ne de başkalarına yararı ya da zararı dokunmayan sahte ilahları dost edinen fırka mı? İşte Hz. İbrahim’i kavminden ve ateşten kurtaran şey, Allah’a karşı beslediği sarsılmaz güven ve hüsnü zannıydı. Bu, iman eden her kulun kalbinde bulunması gereken bir sırrı gösterir: “Kim Allah’a güzel zanda bulunur ve O’na tam bir teslimiyetle yönelirse, Allah da ona umduğunun ötesinde nimetlere eriştirir.”(Muttefekun Aleyh)
Kuran-ı Kerim, Allah’a hüsnü zan beslemenin önemini Kehf Süresi’nde geçen iki adamın ibretlik kıssasıyla da açıkça gösterir. Bu iki kişiden birisi; meyvelerle dolu, hurmalıklarla çevrili, aralarından ırmaklar akan bereketli iki bahçeye sahipti. Bahçesi olan adam, bununla övünmüş bütün bunları kendi nefsinin mahareti görmüş ve gaflete düşmüştü. Allah’ın kendisine lütfettiğini inkâr etmiş, Allah’a karşı şükrü terk ederek küfre düşmüştü. Bununla da kalmayıp kendisinden daha güçsüz gördüğü mümin arkadaşına, kibirlenerek: “Ben malca senden zenginim, sayıca da senden güçlüyüm.” demişti.(Kehf Süresi, 34)
Fakat Allah’a iman eden, kendi payına razı olan arkadaşı da ona şöyle demişti: “Belki Rabbim bana senin bağından daha hayırlısını verir. Senin mallarının üzerine ise gökten felaket indiriverir de, bahçen kupkuru çorak bir toprak oluverir. Yahut suyu yerin dibine çekiliverir de, bir daha onu arayıp bulamazsın.” (Kehf Süresi, 40–41)
Ve devamında ayet şöyle devam eder: “Derken, onun serveti kuşatılıp yok edildi.”(Kehf Süresi, 42)
Burada mümin kul, Rabbi hakkında kendisine ikramda bulunacağını, kâfirin üstünlüğünü ise helakiyle değiştireceğini zannetmişti. Mümin kul yalnızca hüsnü zanda bulunmuştu. Allah da onun umduğunu lütfetti, zannını doğru çıkardı. Nitekim hadis-i şerifte bu hakikat şöyle ifade edilir: ’’Ben kulumun, bana zannı üzereyim. O halde kulum, benim hakkımda dileğini zannetsin.” (Muttefekkun Aleyh)
Bu kıssadan açıkça görülüyor ki, dünyalık nimetlere güvenip Rabbi hakkında kötü zanda bulunan kibirli adam sonunda helak olmuştur. Oysa Allah’a karşı hüsnü zan besleyen ve O’na (c.c) güvenen mümin, hem dünyada hem ahirette kazançlı çıkmıştır.
Sonuç olarak biz müminlere bahşedilmiş en büyük nimetlerden biri, Allah’a her daim hüsnü zan üzere olmamızdır. Allah Teâlâ hakkında hüsnü zan beslemek ve iyimser olmak, sünnetin bize gösterdiği bir yoldur. Zorluklar ve sıkıntılar karşısında müminin Allah’a karşı hüsnü zanda olması gerekir. Mümin kişi, bu umudunu ve güvenini her daim Rabbine olan ihlâsına bağlamalıdır.
Bu güzel istikamet dışında insanlar, Allah’a güvenmeyi terk ettiklerinde, beraberinde mutsuzluk ve umutsuzluk gelir. Hâlbuki Allah Teâlâ, kulunun zannı üzeredir. Kul, Allah hakkındaki düşüncesi güzel olduğu sürece, dünyada da ahirette de bereketle karşılaşacaktır. Öyleyse her kul, zan ettiği şeye erişir ve zannı üzere bir hayat yaşar. Zira Allah’a zannı güzel olan kimse, niyetsiz ve gayretsiz kalmaz. Onun iç huzuru da kalbi sükûneti de benzersizdir. O’nun (c.c) varlığına güvenen, Rabbine hüsnü zan ile bağlı olan müminler, huzursuzluktan, kasvetten, karamsarlıktan vesveselerden kurtulur, kalben ferahlığa kavuşurlar.
Mümin kişi bilir ki, dünya imtihanlarla kuşatılmışsa, bundaki hikmet; kullar arasından Allah’a güvenerek dayanan, O’nun(c.c) kaderine rıza ile teslim olanların açığa çıkması içindir. İşte bu iman hali, müminin kalbini huzura erdirir ve yaşamını daha sabırlı, daha bilinçli bir şekilde sürdürmesini sağlar. Allah’a karşı hüsnü zanda bulunan bir kalp, hiçbir durumda karamsarlığa düşmez; çünkü bilir ki, her şeyde bir hayır vardır. “Öyleyse âlemlerin Rabbi hakkında zannınız nedir.” (Saffat Suresi, 87)