Merve Şimşek - Söz&Kalem Dergisi
Çıkmazlar içerisinde hayatın amacını sorgularken kendini yakaladı. İçi içini yerken uğruna çabalayıp durduğu ‘şeyi’, dünyanın zorluklarına katlanacak kadar değerli bir şeyi arıyordu. Cevabını bulamadığı gibi bulduğu her dünyevi amacın o büyük gün geldiğinde yok olacağı korkusu zihnini sarmıştı. Haşirde dahi ona şahitlik edecek bir gaye arıyordu; hepimiz gibi o da bu sorunun fenâ bulacak fani neticelerine katlanmak istemiyor, arayıp duruyordu. Bu arayış, insan olmanın kaçınılmaz sorgusuydu. Hâl böyleyken derdine derman bir cümle işitti: “Kendini, ancak kendinden daha değerli olan şeylere ada! Bu ise ancak Allah’ın zatı için gösterilen gayrettir. Kendini dünya ihtirası için harcayan kimse, yakutu çakıl taşıyla değişen kimse gibidir.”
Hayata anlam yükleme arzusuyla değerlerimizi belirlerken hakikaten uğruna yaşayıp ölünecek o gayeyi bulmak, basite indirgenemeyecek kadar mühimdir. Çünkü o değerle yaşamak, her musibetle karşılaşıldığında uğruna dünyaya katlanacak düzeyde anlamlı olmalıdır. Bu değer, günler geçtikçe üzerinden başka sular geçmeyecek kadar diri tutulmalı; zorluklara göğüs gererken bir anlam istemiyle dayanma gücünü pekiştirmelidir. Bizlere bu denli anlam katacak, uğruna bedel ödenecek ve bir çağrı gibi çağlar ötesi yayılacak bir tek ulvi gaye vardır. Müslümanlar için o gaye, rıza-yı ilahi üzere yaşamak ve o uğurda can vermektir; yani şahitlik ve şehadettir.
Şehadet, tarihsel olarak İslam medeniyetinde yalnızca bir ölüm şekli değil, inancın, adaletin ve adanmışlığın tanıklık edilmiş halidir. Çünkü şahitlik mertebesi, şehadeti bir ölüm formu olmaktan öteye geçirir ve inanmış müminler için yaşanması gereken bir değer ve ideal haline getirmektedir. Şehit bu ümmeti diri tutar, çünkü şehadet bilinci, toplumu ayakta tutan ruhsal bir güçtür; şahit dipdiri bir müslümanlığın göstergesidir.
Nitekim şehitlik dinamiktir; şehit ölmekle kalmaz, onun ölümü her an diri vaziyette çağlar boyu dile gelir. Şehadet bir son/sonuç değil aksine bir çağrının başlangıcıdır; şehidin geride bıraktığı çağrı çağlar üstü bir dirilikle bizimle birlikte yaşamaktadır. Şairin nesillere çağrısına kulak verelim:
“Önce bir damla kanım düşsün toprağa
Akacak temiz kanların habercisi olsun
Ve ardından ılık bir titremeyle
Bütün damarlarım boşalsın yağmur yerine
Ki; daha güzel güller yeşersin o topraktan
Daha güzel canlar benden, bu yola kurban”
Şehadet, salt bir geçmiş anlatısı, efsanevi söylemlerin vuku bulduğu kıssalar silsilesi yahut bir mazi anısı değildir. O, gelecek nesiller için bir anlam ve duruş çağrısıdır. Yıllardır müslüman toplumlar, fedakârlık ve adanmışlık hikayeleri ile büyürken; bu davranış biçimi, yani bir davaya kendini adamak ve kendi canından geçmek eylemi de ulvi bir gayeyle erişilmesi umulan bir mefkure olarak nesiller boyu aktarılmaktadır. Bu anlamda şehitlik, geçmiş kahramanların hikayeleriyle sınırlı kalmamalıdır. Çünkü şühedanın uğruna bedel ödediği ilke ve ulvi gayeler, genç kuşaklar için örneklik teşkil edecek vaziyette konumlandırılmalıdır. Aksi hâlde şehadet, bizlere sorumluluk yükleyen bir çağrı olmaktan çıkarak yalnızca hatıralarda ve yıl dönümlerinde yad edilen bir söyleve dönüşür.
Gençliğe Şehadet Çağrısı
Ekseriyetle gençlerin kanının kaynadığı söylenir. Bu nedenledir ki gencin ömür süresince bir ideal uğruna yaşayacağı ve yolun başındayken kimliğini üzerine inşa edeceği anlam arayışı fıtridir. Bu anlamda her birey, uğruna çabalamak için hayata anlam üretmeye çalışır; gençlik döneminin en büyük kaygısı olan ‘kimlik arayışına’ çeşitli yanıtlar arar. Yeryüzündeki insan sayısı adedince yaşama bağlamlar biçilebilir ve mefkureler üretilebilir. Kimi mefkurenin içi kof ve bayağıdır, kimisi sığ ve mesnetsizdir; kimi ardına binleri toplar ve bir kitle gibi güdüler onları, kimisi çağa meydan okuyarak var olmaya çalışır. Ucu bucağı olmayan bu ülkülerin çok azı bir davaya bürünerek anlam kazanır. Bir davaya bürünenlerin ise pek azı asıl hakikati yaymaktadır.
Arayışların zihnini işgal ettiği nesiller ise ona tutunacak ve hakikatin tadına varacağı nadide bir mana bulmak için çabalamaktadır. İdealleştirilen ideolojilerin ekseriyesi, genç kuşakların fedakarlıklarıyla varlığını sürdürür ve onların enerjisiyle dinamizm kazanır. “Varsın sevinçler de başka bahara kalsın.” diyerek sevdalarını ve hüzünlerini bir başka hayata erteleyenler ve bu iradeyi gösterecek kavî bir inanışa bürünecek olanlar da gençlerdir.
Peki bugün yaşayan bir genç için bu çağrı neye tekabül ediyor? Çağdaş dünyada şehadet çağrısı, yalnızca istisnai ve ulaşılması zor bir mertebe olarak, hiç erişilemeyecek bir biçimde zihnimize yerleşmiştir. Fakat biz, sadece asr-ı saadet döneminde veya 90’larda yaşanılıp üzerinden yılların geçtiği bir çağrıdan bahsetmiyoruz. Çağdaş dünyada tüm insanlığın bayağı bir ben-merkezciliğe bürünmesine karşın, canından geçenlerden ve hayatının her anına imanlarını şahit tutanlardan bahsediyoruz. Çünkü şehadet bir tanıklık biçimidir, hakikati zamansız ve mekansız bir şekilde yaymaktır. Şehadet hayatlarımıza imanı şahit tutmaktır, her bir eylemimizle olduğu gibi ölümle de rıza-ı ilahiyi öncelemektir ve şühedanın bize bıraktığı örnek yaşanmışlıkları kendimizde diri tutarak çağlar ötesi çağrıyı yüceltmektir. Bizlere düşen ise bu çağrıyı yankısız bırakmayarak ardımızdan bize şahitlik edecek hayırlı bir ömür sermayesi biriktirmektir.
Şehadet, her çağda aynı soruyu sorar insana: Hakikat çağrısını çağlar ötesine ve nesiller boyu taşırken bu uğurda neleri feda etmeye hazırsın? Bu soruya cevabımız değiştikçe, şehadetin çağrısı da yeni biçimler alır; fakat geçerliliği kaybolmaz. Çünkü şehadet çağrısı, zamanlar ötesi ve nesiller boyudur.
Son olarak, selam olsun ölümü öldürenlere. “Selam sana, vurulan. Selam sana, rabbi için nefsine kıyan!”