Murtaza Çelebi - Söz&Kalem Dergisi
Dünya üzerinde inşa edilmiş her bir şehir, insanlığın tarihinden izler barındırır. Her şehrin duvarlarında insanların seslerinin yankılarıyla, taşlarına sinmiş nefesleriyle birer hatıra bulunmaktadır. İnşa edilen her bir şehir ve içinde bulunan her bir yapı sadece ayakta kalan taştan yapılar değillerdir. Yüzyıllar boyunca her biri bünyesinde insanlığın üzüntülerini, mutluluklarını, acılarını ve sözlerini saklayan sessiz şahitlerdir. Gelin hep beraber bu sessiz şahitlerden 3 tane şehre ve 3 tane tarihi yapısına kulak verelim.
1-) Şiraz (İran)
Fars topraklarının ortasında, gül bahçelerinin ve eski taş sokakların arasında yükselen bir şehir bulunur. Adı Şiraz… Bu şehirde rüzgarların üstünde sadece yapraklar değil, aynı zamanda şiirlerde taşınır. Şiraz, yalnızca bir şehir değil; bir estetik ve düşünce yurdudur. Bahçeleri, çinili duvarları ve tarihi medreseleri ile hem akla hem de ruha hitap eder. Şiraz şehri, her adımda, geçmişin bilgeliğini ve güzelliğini hissettirir.
Günümüzde İran’ın Fars Eyaleti’nin başkenti olan Şiraz, tarih boyunca kültür, edebiyat ve sanatın merkezi olmuş bir şehirdir. Şiraz, milattan önceki döneme kadar uzanan tarihi bir geçmişe sahiptir. Şiraz'ın Ahameniş dönemine kurulduğu rivayet edilmektedir. Sasaniler döneminde de önemli bir merkez olan şehir, 693 yılında Müslümanlar tarafından fethedilerek Bağdat'a bağlı bir vilayet olmuştur. Şiraz şehri, etrafını Zagros dağ silsilesinin çevrelediği 1.480 metre rakımlı bir plato üzerinde yer alır. Şehir, özellikle Selçuklu ve Safevî dönemlerinde bilim, sanat ve kültürün merkezi hâline gelmiştir. Şiraz, hem bilim insanları hem de Hâfız-ı Şirâzî adıyla bilinen Hoca Şemseddin Muhammed ve Sâdi-i Şirâzî gibi şairleriyle ünlü bir şehirdir.
Nasir al-Mulk Camii (Gül Camii)
Şiraz şehrinin içinde, camlara işlenmiş renklerle güneşin ışıklarını dans ettiren bir cami bulunur. Nasir al-Mulk Camisi…
Caminin içerisine adım attığınızda, kubbelerin zarafeti, çini motiflerinin inceliği ve ışığın her köşede oynadığı oyun insanın ruhunu mest eder.
Nasir al-Mulk Camii, 19. Yüzyılda Şiraz’da inşa edilmiş ve özellikle iç mekanındaki renkli vitrayları ve ışık oyunlarıyla ünlenmiş bir camidir. Kaçar Hanedanı döneminde Mirza Hasan Ali Nasir al-Mulk tarafından 1876–1888 yılları arasında yaptırılmıştır. Caminin mimarlığını Muhammed Rıza Kaşisazi Şirazi ve Muhammed Hasan üstlenmiştir.
Mimari açıdan Nasir al-Mulk Camisi hem İslam mimarisinin hem de İran’ın geleneksel mimarisinin örneklerini taşımaktadır. İç mekânda kullanılan pembe, mavi ve sarı renkli vitraylar, güneş ışığının geçmesiyle muhteşem renkli desenler oluşturmaktadır. Bu estetik yapısı nedeniyle aynı zamanda “Gül Camii” olarak da bilinmektedir. Tavan ve duvar süslemelerinde çini ve geometrik motifler kullanılmıştır. Arapça kaligrafi ve çiçek motifleri estetik bir uyum içinde sunularak kendisine bakanlara sanatın ve mimarinin ahengi izletilmektedir.
2-) Halep (Suriye)
Güneşin ışıklarıyla taşları parlayan bir şehir: Halep…
Kumlarla beraber binlerce yıllık hikâyelerde süzülür Halep’in sokaklarında. Her sokakta farklı şehirlerden gelen kervanların ayak izleri bulunur. Halep, sadece bir şehir değil; geçmişin ve bugünün birleştiği bir kültür merkezidir.
Halep, günümüzde Suriye’nin kuzeyinde yer alan ve tarih boyunca hem ticaret hem de kültür merkezi olmuş bir şehirdir. Şehir, dünyanın en eski sürekli yerleşim alanlarından biri olarak kabul edilmektedir. Halep’in tarihi 5000 yıldan daha eskiye dayanmaktadır. Mezopotamya, Hititler, Asurlar, Araplar ve Osmanlılar gibi birçok uygarlığa merkez olmuş bir şehirdir. Halep şehri, stratejik konumu sayesinde tarih boyunca önemli bir ticari, askeri ve kültürel merkez olmuştur.
Halep şehri, medreseleri, camileri, hanları ve hamamlarıyla İslam dünyasının önemli kültür merkezlerinden biri haline gelmiştir. Bu gelişimi tarih boyunca birçok medeniyetin de ilgisini çekmiştir. Halep, ayrıca Arap edebiyatı, mimarisi ve el sanatları açısından da zengin bir mirasa sahiptir.
Halep Kalesi
Halep şehrinin tepelerine tüm ihtişamıyla oturmuş bir kale bulunur: Halep Kalesi…
Güçlü surlarla çevrilmiş Halep Kalesi, göğe yükselen kuleleriyle bütün heybetini haykırıyor adeta. Kalenin her bir duvarı, dibinde yaşanmış savaşları bir hikâye gibi okumaktadır. Halep Kalesi, tarihin ve sanatın buluştuğu bir yerdir.
Halep Kalesi, Halep şehrinin en önemli simgelerinden ve hem tarihi hem de mimari savunma yapılarından biridir. Halep Kalesi’nin temelleri milattan önceki dönemlere (M.Ö 3.000 yıllara) kadar dayandığı söylenmektedir. Hititler ve Araplar döneminde inşa edilmiştir. Yapının büyük bir çoğunluğunun Eyyubi dönemine dayandığı düşünülmektedir. Kaleye Abbasîler, Selçuklular ve Memlükler döneminde eklemeler yapılmıştır. Kalenin bugünkü durumuna kadar ulaşan büyük bir kısmı Memlükler ve Osmanlılar döneminde restore edilmiştir.
Halep Kalesi, güçlü surlar, büyük kapılar, gözetleme kuleleri ve iç avlulara sahip bir kompleks hâlindedir. Kale, yaklaşık 50 metre yüksekliğindeki bir tepe üzerinde inşa edilmiştir. Etrafı derin bir hendekle çevrili olan kalenin ana girişe ulaşmak için taş bir köprü kullanılmaktadır. Giriş kapısındaki süslemeler ve taht salonundaki estetik mimari kaleyi görkemli kılmaktadır. Kalenin içinde büyük bir açık tiyatro sahası bulunmaktadır. Taş işçiliği ve kemerli yapılar, dönemin mimari özelliklerini yansıtmaktadır. İçerisinde cami, hamam, saray ve su sarnıçları gibi çeşitli yapılar bulunmaktadır. Halep Kalesi bu açıdan hem savunma mimarisini hem de estetik mimariyi bünyesinde bulundurmasıyla önemli bir konuma sahiptir.
3-) Edirne (Türkiye)
Tarihin ve coğrafyanın birleştiği, taş ile suyun birbirine arkadaşlık ettiği, ezan ve çan sesisinin yıllarca bir arada yankılandığı şehir: Edirne…
Meriç’in, Tunca’nın ve Arda’nın nehir kollarıyla ıslanan Edirne şehri, Roma ve Osmanlı medeniyetlerine yıllarca ev sahipliği yapmıştır.
Edirne şehri, Roma İmparatoru Hadrianus tarafından M.S. 2. yüzyılda Hadrianopolis adıyla kurulmuştur. Şehir olmadan önce Uskudama adında eski bir Trak yerleşim alanıydı. 1361’de Osmanlı tarafından fethedilmiş ve 1453 İstanbul’un fethine kadar Osmanlı İmparatorluğu’na başkentlik yapmıştır. Osmanlı döneminde şehrin ismi Yunanca adından türetilerek Edirne olmuştur. Günümüzde şehir, Marmara bölgesinin Trakya kesiminde, Yunanistan ve Bulgaristan sınırında yer almaktadır.
Edirne başkenti olması hasebiyle, Osmanlı’nın siyasî, kültürel ve mimarî gelişiminde büyük rol oynamış bir şehirdir. Balkanlar’a açılan kapı olması sebebiyle stratejik öneme sahip olmuştur. Şehir, camileri, külliyeleri, köprüleri ve saraylarıyla Osmanlı medeniyetinin ihtişamını yansıtmaktadır.
II. Bayezid Külliyesi
Edirne’nin görkemli yapılarından biri olan II. Bayezid Külliyesi, göğe yükselen kubbeleriyle sadece taşları değil, ilmi ve sanatı da insanlara göstermektedir. Avlusuna girildiğinde, insanları sade ama huzurlu bir cami karşılamaktadır. Yanında bulunan medrese, ilmin ve alimlerin ışığını etrafa saçan bir kandil gibi parlamaktadır. II. Bayezid Külliyesi, yalnızca taşlarla kurulmuş bir yapı değil, Osmanlı’nın insanı merkez alan anlayışının bir tezahürüdür. İbadet, ilim, sağlık ve sanat; hepsi burada aynı kubbenin altında birleşmektedir.
Külliye, II. Bayezid tarafından 1484-1488 yılları arasında Mimar Hayreddin’e yaptırılmıştır.
Osmanlı klasik mimarisinin erken dönem örneklerinden biri olarak kabul edilmektedir. Özellikle şifahane bölümü, akustik yapısı, su sesleri ve musikiyle yaptığı tedavi yöntemleriyle ünlüdür. Külliye içerisindeki cami, sade ama zarif bir tasarıma sahiptir. Külliyenin diğer yapılarıyla bütünleşerek sosyal yaşamın merkezini oluşturmaktadır. İkinci Bayezid Camii, 20,55 m çapında tek bir kubbesi ve iki minaresi olan anıtsal bir yapıdır. Yanlarında dokuzar kubbeli, kapıları dış yöne açılan tabhane (kitap basımevi) bölümleri bulunmaktadır. Hünkâr mahfili mermerden yapılmış ve oldukça zarif bir yapıya sahiptir. Mihrap ve minber sade bir üslupta yapılmıştır.
Külliyenin içerisinde bulunan Darüşşifa (Şifahane), külliyenin en dikkat çekici bölümüdür. Hastaların, su sesi, müzik ve koku ile tedavi edildiği ileri düzey bir sağlık merkezi olarak hizmet vermekteydi. Darüşşifa, tıp eğitimi verilen bir medreseyle bağlantılıydı. Osmanlı’da hem tıbbi hem de ruhsal tedavi alanında büyük bir gelişim merkezi olduğu söylenmektedir.
Günümüzde külliyedeki şifahane, “Sağlık Müzesi” olarak kullanılmaktadır ve UNESCO Dünya Kültür Mirası listesine aday gösterilmiştir.