M. Furkan Aslan - Söz&Kalem Dergisi
İnsan, yeryüzüne bırakılmış sıradan bir eşya değildir; çözülmesi gereken bir sırdır. Bu sebepledir ki tarih boyunca en büyük yolculuklar; kendi ruhunun karanlıklarını İlahi arayış ile tezkin edip aydınlatan insanların yolculuğu olmuştur. Rabbimiz, göğü yıldızlar ile süslediği gibi yeri de insan için bu yolculukta rehber olacak Peygamberler ile tezyin etmiştir. Her birisi birer kandil mesabesinde Allah’ın Nebileri, insan için İlahi arayışın pusulasıdır.
Evet, insan arayan bir varlıktır. Bazen bir hakikati, bazen bir sevgiyi, bazen kaybettiği huzuru, bazen de adını koyamadığı bir şeyi... Fakat çoğu zaman farkında değildir ki aradığı şey, aslında kendisini aratandır. Bediüzzaman'ın Ayetü'l-Kübrâ'da tasvir ettiği seyyah da işte böyledir. O, sıradan bir gezgin değildir. Yine o seyyah, eşyanın yüzeyinde dolaşan bir turist değil; varlığın kalbine inmek isteyen bir hakikat yolcusudur. Onun nazarında dağlar kaya yığınları değil, yıldızlar ateş topları değil, baharlar tesadüflerin sonucu değildir. Her şey bir kelimeye, her kelime bir manaya, her mana da bir Mütekellim'e işaret eder.
Çünkü kâinat sessiz değildir. Hâli ve kâli lisanları ile tüm mevcudat, insanın arayışına dair bir şeyler söylemektedir. İnsan sessiz zannedebilir. Fakat varlık âlemi sürekli bir şeyler zikretmektedir. Örneğin, bir çiçeğin açılışıyla başlayan hitap, galaksilerin dönüşüne kadar uzanır. Bir damla yağmurdan, okyanuslara kadar her şey, görünmeyen bir hakikatin görünür harfleri gibidir.
Fakat işin garibi şudur: İnsan, çoğu zaman seslerin arasında yaşar, fakat çağrıyı işitmez. Bakar, fakat görmez. Duyar, fakat anlamaz. Görüntülerin içinde yürür, fakat manayı göremez. Bilgilerin arasında boğulur, fakat hikmete ulaşamaz. Çünkü çağımızın imtihanı, dağınıklıktır. Algıların dumura uğramasıdır. Günü kurtarmanın, günübirlik yaşamanın hesabının yapılmasıdır. Modernizmin dayattığı haz ve hız gerçekliğidir.
Fakat hakikat, yalnızca görünenin incelenmesiyle elde edilmez; görünenin işaret ettiği görünmeyene de bakmak gerekir. İşte, Üstad Nursi’nin Ayet’ül Kübra risalesinde vurguladığı Seyyahın yaptığı budur. Bu Seyyahın arayışında, irfan vardır. İrfan, eşyanın ardındaki manayı görebilme sezisidir. Bir ağacı görmek ilimdir. O ağacın arkasındaki rahmeti görmek irfandır.
Bir çocuğun doğumunu açıklamak bilgidir. O doğumdaki ilahî tecelliyi hissetmek marifettir.
Bir yıldızın hareketini hesaplamak bilimdir. O hareketin ardındaki hikmeti okumak ise tefekkürdür. Bu yüzden hakikat yolcuları hiçbir zaman yalnızca gözleriyle bakmamışlardır.
Onlar kalbin nazarıyla görmeye çalışmışlardır.
Çünkü kalp, aklın ulaşamadığı ufuklara açılan başka bir penceredir. Nitekim insanın en derin soruları da kalpten yükselir: "Nereden geldim? Nereye gidiyorum? Ölüm neden var? Bu sonsuz arzular niçin kalbime yerleştirildi? Ben kimim?" Bu soruların ağırlığını hisseden insan için dünya artık sıradan bir yer olmaktan çıkar.
Kalbine cevaplar yetiştiren Seyyah anlar ki, güneş yalnızca doğup batan bir küre değildir. Gece yalnızca karanlık değildir. Ölüm yalnızca bir yok oluş değildir. Her şey başka bir âleme açılan kapılar hâline gelir. İşte Ayetü'l-Kübrâ'nın seyyahı da bu kapıların önünde durur.
Önce semalara bakar.
Yıldızlar ona muazzam bir intizamdan haber verir.
Sonra yeryüzüne bakar.
Bahar ona her yıl tekrar edilen bir haşir provası gösterir.
Sonra kendi nefsine döner.
Ve en büyük mucizenin aslında kendi varlığı olduğunu fark eder.
Çünkü insan, küçük bir beden içine yerleştirilmiş sonsuzluk özlemidir.
Fânidir ama bekayı ister.
Acizdir ama kudreti sever.
Muhtaçtır ama sonsuz zenginliğe yönelir.
Sınırlıdır ama sınırsızlığı arar.
Bu çelişki gibi görünen durum aslında bir işarettir. Nasıl ki susuzluk suyun varlığına delalet ediyorsa, ebediyet arzusu da ebedî bir hayatın varlığına işaret eder. Nasıl ki açlık, rızkın varlığını gösteriyorsa, insan ruhundaki sonsuzluk talebi de sonsuz bir cemalin mevcudiyetini haber verir. Bediüzzaman'ın ifadesiyle, kalpteki hadsiz ihtiyaçlar ve nihayetsiz emeller, insanı hadsiz bir Kudret ve nihayetsiz bir Rahmet sahibi Zât'a yöneltir.
Çünkü insanın içine yerleştirilen hiçbir esaslı ihtiyaç cevapsız yaratılmamıştır. İşte burada arayış, yalnızca psikolojik bir süreç olmaktan çıkar. Ontolojik bir yolculuğa dönüşür.
İnsan artık bir şey aramamaktadır.
Varlığın merkezini aramaktadır.
Ve ne gariptir ki bu yolculuk ilerledikçe insan uzaklaşmaz.
Yakınlaşır.
Kâinatın en uzak köşelerine bakarken kendi kalbine gelir.
Galaksileri incelerken ruhuna döner.
Yıldızları seyrederken secdeyi öğrenir.
Çünkü hakikat yolculuğunun sonu dışarıda değil içeridedir.
Seyyahın en büyük keşfi yeni kıtalar değil, yeni bir bakıştır.
Yeni bir dünya değil, yeni bir idraktir.
Ve bir gün gelir ki Seyyah şunu fark eder:
Aradığı hakikat aslında her yerdeydi.
Bir ağacın dallarında bulunan binler yaprakta...
Yağmurun toprağa düşüşünde...
Ölümün sessizliğinde...
Gecenin karanlığında...
Vicdanın derinliklerinde...
Her yerde aynı isimlerin gölgeleri dolaşıyordu.
Fakat görmek için yalnız göz yetmiyordu.
Kalbin uyanması gerekiyordu.
Aslında hakikat ayan beyan ortada idi. Fakat Seyyah, iman dürbünü ile bakıp keşfediyordu. Keşf, yeniden şekillendirip yok olan bir şeyi bulmak demek değildir. Veya bir icad ve tasarı oluşturmak anlamına da gelmemektedir. Keşif, var olan bir şeyi tam manasıyla görmek, anlamak ve ortaya çıkarmak demektir. Bunun içindir ki Üstad Said Nursi, kelimeleri yerli yerince kullanıp ‘’Seyyah’ın Müşahadatı’’ tabirini kullanmaktadır. Müşahedat, keşif ile aynı kökten gelip terminolojide de aynı manaya gelmektedir.
Binaenaleyh, arayışın yapıtaşında bulunan hakikatin izleri öylesine açıktır ki, çoğu kez onu fark etmeden geçip gideriz. Güneşin ışığı içinde yıldızların görünmemesi gibi...Varlık da İlahî hakikatle öylesine doludur ki, gaflet gözleri onu seçemez. Bu sebeple arayışın sonu bilgi değildir. Hayret, marifet, teslimiyet ve nihayetinde secdedir. Çünkü kâinatın derinliklerinden yükselen bütün sesler, bütün işaretler ve bütün sırlar sonunda tek bir hakikatte birleşir:
İnsan bu dünyaya sahip olmak için değil, şahid olmak için gönderilmiştir.
Ve hakikati gören göz, artık hiçbir şeye eskisi gibi bakamaz. Çünkü bir kez sonsuzluğu hisseden ruh için bütün kâinat, Rabbini anlatan büyük bir ezgiye dönüşür.
Dipnot:
Konunun daha iyi anlaşılması ve iman hakikatlerini daha yakından keşfetmek için Risale-i Nur’daki Şua’lar bölümünün 7. Şua’sı olan ve Ayet’ül Kübra başlığını taşıyan bölümü okumanızı tavsiye ederiz.