Ahmet Karaduman - Söz&Kalem Dergisi
Hamd Allah’a (cc) mahsustur. Salât ve selâm, şehit peygamberimizin üzerine olsun.
Şehadet, İslam’daki en ulvî makamlardan biridir. Kur’an ayetleri ve Sünnet-i Seniyye buna birçok yerde şahitlik etmiştir. İslam’da bazı makamlar vehbîdir; peygamberlik gibi. Bazı makamlar ise kesbîdir; şehadet makamı gibi.
Peygamber Efendimiz (s.a.v) hadislerinde şehitlik makamını ve şehidi çokça övmüş, taltif etmiştir. Aynı şekilde, şehadet makamına ulaştıran öncül yol olan cihadı da övmüş ve yüceltmiştir. Buna en güzel örnek şudur:
Hz. Ömer ve üç sahabe mescitte otururken, onlardan biri şöyle dedi:
“İmandan sonra en güzel amel, Mescid-i Haram’ı imar etmek ve orada ibadete vakit ayırmaktır.”
Bir diğeri şöyle dedi:
“İmandan sonra en güzel amel, hacılara hizmet etmektir. Onlara hizmet eder, ecirlerine de ortak olurum.”
Üçüncü ise şöyle dedi:
“İmandan sonra en güzel amel, Allah yolunda cihat etmektir.”
Sonra hep birlikte Hz. Ömer’e dönerek, “Ey Ömer! Sen Resûlullah’a en yakın olanımızsın. Hangimiz Allah’a daha yakındır?” dediler. Hz. Ömer, “Allah ve Resûlü daha iyi bilir,” diye cevap verdi. Bunun üzerine Resûlullah’a gidip hangi amelin daha hayırlı olduğunu sordular. Peygamber Efendimiz ﷺ cevap vermedi. Ardından şu ayet-i kerime nazil oldu: “Siz hacılara su vermeyi ve Mescid-i Haram’ın bakımını, Allah’a ve ahiret gününe iman edip Allah yolunda cihat eden kimseyle bir mi tutuyorsunuz? Bunlar Allah katında eşit değildir. Allah zalimler topluluğunu hidayete erdirmez.” (Tevbe, 19)
İnsan, tarih boyunca değeri ölçmek için teraziler kurdu. Kimi zaman soyla, kimi zaman servetle; kimi zaman da kutsal mekânlara yakınlıkla tarttı insanı. Oysa Kur’an, bu terazileri tek tek devirdi ve insana sarsıcı bir soru yöneltti. Bu soru, cevabını içinde taşıyan bir hükümdür. Çünkü Kur’an burada bir bilgi eksikliğini değil, bir değer yanılgısını düzeltmektedir.
Hacılara su vermek, Mescid-i Haram’ı imar etmek… Bunlar az şey midir? Elbette hayır. Bunlar gönüllerde hürmet uyandıran, toplum hafızasında iz bırakan büyük hizmetlerdir. Ancak Kur’an, bu noktada insanı durdurur ve sorar: Bu hizmetler, iman ve bedel ödemeyle eşit midir?
Çünkü iman, sadece kalpte saklanan bir kanaat değildir; ahireti hesaba katarak yaşamaktır. Allah yolunda cihat ise sadece bir eylem değil, konforu terk etme cesaretidir. Bedel içermeyen bir iyilik ile bedel gerektiren bir duruş, Kur’an’ın terazisinde aynı kefeye konmaz.
Ayetin dili keskindir; fakat adaletsiz değildir. Hizmeti küçümsemez, fakat mutlaklaştırılmasına izin vermez. Zira hizmet, imanla beslenmezse zamanla bir övünç aracına, bir statü simgesine dönüşebilir. Oysa iman ve fedakârlık, insanı kendisiyle yüzleştirir; ne için yaşadığını ve neyi göze aldığını sorgulatır.
Bu yüzden ayet, hükmünü şu cümleyle bağlar:
“Bunlar Allah katında eşit değildir.”
Bu eşitsizlik, insanların koyduğu ölçülerle değil, hakikatin ölçüsüyle ilgilidir. Ardından gelen ifade ise daha da çarpıcıdır:
“Allah zalimler topluluğunu hidayete erdirmez.”
Buradaki zulüm, başkasına yönelmiş kaba bir haksızlık değil; değerleri yerinden oynatma zulmüdür. İmanı tali, sembolü asli; sorumluluğu geri plana itip gösterişi öne alan bir zihniyetin zulmü…
Bu ayet bize şunu öğretir: Kutsal olanı süslemek değerlidir; fakat kutsalı korumak daha değerlidir. Ritüeli yaşatmak önemlidir; fakat hakikat uğruna bedel ödemek daha üstündür. Kur’an’ın terazisinde değer, görünürlükle değil; sadakatle, rahatlıkla değil; fedakârlıkla ölçülür.
İman ve cihadın birleştiği amel, diğer amellerden üstündür. İslam âlimleri, Allah yolunda nöbet tutmayı Mekke ve Medine’de bulunmaktan daha hayırlı görmüştür. Nitekim Peygamber Efendimiz ﷺ şöyle buyurmuştur: “Allah yolunda bir gün nöbet tutmak, dünya ve içindekilerin tamamından daha hayırlıdır.” (Buhârî) Başka bir hadiste şöyle buyurur:“Allah yolunda bir gece nöbet tutmak, bir ay oruç tutup gecelerini ibadetle geçirmeden daha faziletlidir.” (Müslim) Bir diğer hadiste ise şöyle buyurmaktadır: “Allah yolunda (cihad ederken) bir kulun ayakları tozlanırsa, ona ateş dokunmaz.” (Buhârî)
Bu hadisler, ibadetin değerini azaltmaz; fakat ibadetin korunması için ödenen bedelin ne kadar yüce olduğunu hatırlatır. Allah yolunda tutulan nöbet, sadece beklemek değildir; başkalarının secdeye huzurla varabilmesi için uykudan vazgeçmektir. Ayaklara bulaşan toz ise sıradan bir iz değil, niyetin şahidi ve fedakârlığın mührüdür. Bu yüzden ateş ona dokunmaz; çünkü o ayaklar, hakikati ayakta tutmak için yürümüştür.
İşte şehid, bu yolda hayatını ortaya koyan ve bu uğurda canını veren kişidir. Sizce tüm bunlardan sonra bu soru cevapsız kalır mı?
Haccı ile şehit hiçbir olur mu?
Munfik ile şehit bir olur mu?
Cihada denk bir amel olur mu?
Olmaz. Çünkü şehadet eşsiz bir makam ve ulvi bir mertebedir.
Selam, şehadet mektebinin diyarı Gazze’ye olsun.