Söz&Kalem - Zeliha Gürceğiz
Koroner kalp hastalığı, damar sertliğiyle birlikte dünya çapında önemli bir morbidite (hastalık durumu) ve mortalite (ölüm hızı) nedeni olmaya devam etmektedir. Damar sertliği (ateroskleroz), damar duvarlarının kalınlaşarak esnekliğini kaybettiği birkaç hastalığın genel adıdır ve temelde iltihaplanma durumundan kaynaklanır. Koroner kalp hastalığı, özellikle sanayileşmiş ülkelerde önde gelen halk sağlığı sorunu olarak kabul edilen en yaygın kalp hastalığıdır. 2016 yılında yapılan bilimsel bir araştırmaya göre, Avrupa’da ölümlerin yaklaşık %20’sinin nedeni koroner kalp hastalığıdır.
Kalp, şiddetli kasılma ve gevşeme özelliği gösteren özel bir kas türü olan miyokarddan oluşur. Vücudumuzdaki diğer kas tipleri gibi kalp kasının da beslenmesi ve kanlanması damarlar aracılığıyla gerçekleşir. Oksijenden temiz kanı taşıyan koroner damarlar, bu kas dokusuna kan ulaştırır. Koroner kalp hastalığı, kalp kasına oksijen açısından zengin kanı taşıyan damarların kademeli olarak daralması sonucu gelişen, yavaş ilerleyen kronik bir hastalıktır. Bu daralma, özellikle oksijen ihtiyacının arttığı dönemlerde kalp kasına yeterli oksijenin ulaşamaması yol açar. Oksijeni yetersiz kalan kalp kası, işlevini yerine getiremez hale geldiğinde; kalp yetmezliği, ritim bozuklukları ve kalp krizi gibi sağlık problemleri ortaya çıkar.
Koroner kalp hastalığının tetikleyicileri genellikle karmaşık ve çok faktörlü nedenlerden oluşur. Kişinin genetik yatkınlığı, beslenme düzeni, yaşam tarzı ve ruhsal sağlığı bu hastalığın gelişiminde önemli rol oynar. Temel sebep, damar duvarının kalınlaşmasına yol açan ilerleyici ve kronik bir iltihabi süreç olan aterosklerozdur. Ayrıca ileri yaş, erkek cinsiyet, sigara kullanımı, hipertansiyon (yüksek tansiyon), hiperlipidemi (kan yağlarının yüksekliği), insülin direnci, diyabet (şeker hastalığı), fiziksel hareketsizlik ve obezite de koroner kalp hastalığının önemli risk faktörleri arasında yer alır.
Giderek artan bilimsel kanıtlar, psikolojik stres ile koroner kalp hastalığı arasındaki ilişkinin iltihabi süreçler aracılığıyla gerçekleştiğini göstermektedir. Stres kavramı, tıp literatürüne ilk kez Hans Selye tarafından kazandırılmış olup vücudun herhangi bir zararlı etken veya uyarıcıya karşı geliştirdiği nöroendokrin (sinir hücreleri) temelli stres tepkisinin özgül olmayan doğasıyla tanımlanır. Stres reaktivitesi; bilişsel, duygusal, davranışsal ve fizyolojik düzeylerdeki tepkileri kapsar.
Stres araştırmalarında genellikle akut stres ve kronik stres arasında ayrım yapılır; ancak bu iki tür arasında kesin bir zaman aralığı bulunmamaktadır. Akut stres kısa süreli stres durumlarını ifade ederken, kronik stres tekrar eden ya da uzun süreli stress, mevcut problemin birikimli sonucu olarak değerlendirilir. İş stresi, sosyal izolasyon veya yalnızlık, bunamış eşe bakım verme, düşük ekonomik durum ve günlük sıkıntılar, kronik psiko-sosyal stresörler (stress tepkileri) başlıca örnekleridir. Öte yandan tükenmişlik sendromu, bu tür uzun süreli stress durumlarına maruz kalmanın olası bir sonucu olarak görülür.
Yapılan çok sayıda araştırma, çeşitli kronik stres türlerinin sistemik düşük dereceli inflamasyon (hücresel hasara karşı tepki) ile ilişkili olduğunu ortaya koymuştur. Özellikle kronik strese maruz kalan bireylerde, sistemik inflamasyon belirteçlerinin yükseldiği gösterilmiştir. Ayrıca, çocuklukta kötü muamele görmek veya anne tarafından reddedilmek gibi erken yaşam streslerine maruz kalan kişilerin, ilerleyen yaşlarda sistemik inflamasyon belirtileri gösterme olasılığı normal bireylere kıyasla yaklaşık on kat daha fazladır.
Stres ile inflamasyon arasındaki ilişki endokrin sistem aracılığıyla gerçekleşir. Özellikle kortizol gibi stres hormonlarının kronik olarak yüksek düzeyde salgılanması, kandaki inflamasyon belirteçlerinden biri olan CRP (C-reaktif protein) üretimiyle ilişkilendirilmektedir. CRP, vücutta iltihabi reaksiyonlar sırasında artış gösteren bir proteindir ve bu özelliği sayesinde kanda inflamasyon düzeyinin belirteci olarak kullanılır.
Sonuç olarak, insan vücudu birbirinden ayrı değil, birbirini etkileyen sistem ve organların bir bütün halinde çalışmasından oluşur. Çoğu hastalığın altında tek bir neden değil, çoklu ve birbirine bağlı faktörler yer almaktadır. Kronik stres, hormon sistemini etkileyerek inflamatuvar süreci başlatabilir; bu süreç damar sertliğine (ateroskleroz) neden olur ve kalp kasının yeterli oksijen alamamasına yol açar. Sonuçta koroner kalp hastalığı gelişebilir.
Kalp hastalığına genetik olarak yatkın olduğunu düşünen kişilerin, kronik streslerini kontrol altına almak amacıyla yaşam tarzı değişiklikleri yapmaları önerilebilir. Düzenli egzersiz, sağlıklı beslenme, sosyal destek ve farkındalık temelli stres azaltma yöntemleri bu süreçte faydalı olabilir.
Rabbim sağlık ve sıhhat versin.