Söz&Kalem - Abdulhakim Çiftçi
‘’-dı, -di’’li geçmiş bir vakitti yaşadığımız. Her şeyi fazlasıyla anladığımız bir o kadar da anlayamadığımız durumlar vardı ortada. Bir yığın dert vardı ve biz böylesi görülmemiş bir mücadele ile karşılıyorduk hayatı. Kâh düşüp kâh kalktığımız günleri içsel güç ve tinsel başarı niyetine biriktiriyor, topladığımız maneviyat dolu anları tek celsede harcıyorduk. Hayatı bize sahne sahne yaşatan yaratıcı kudretin, ömrümüzü başlatmak ve bitirmek için bir takvime bağladığını biliyor, eceli müsemmanın keskin kılıcına boyun eğiyorduk.
Başımıza gelenin büyüklüğü karşısında Rabbimizin tayin ettiği zamanı bekliyor, O’nun hayatın her türlü koşulunu yönettiğine kanaat getiriyor ve sınavdan erken çıkmak isteyen öğrenci psikolojisine girmiyorduk. İrikıyım politikacıların yalanlarına inanmak bir yana katiyyen onları dinlemiyorduk. Yeni dünya düzeninde cinsiyetsiz, mülkiyetsiz ve nakitsiz bir toplumu asla tasvip etmiyorduk. Sınırlı bir zamanda sonsuza bıraktığımız sabrımızı zorluyor ve tıpkı bir sinüs dalgası gibi inişli çıkışlı duygu durumumuzu kontrol edebiliyorduk.
Nefsimizin üzerimizde olan hakkını yani hukukun nefsi göz ardı ediyor, yaptığımız bu yanlışı kendimize olan saygımızdan ötürü bir türlü düzeltemiyorduk. Hayatın içindeki saklı kederi kabul ediyor, yaşanmış olanın boşuna yaşanmadığını ve bizi bir üst basamağa çıkaran bir basmak olduğunu düşünüyorduk.
Yanarak kavrulduğumuz bu dünyada imdadımıza yetişenler bize kürekle vurmalarına rağmen onlara çiçeklerle karşılık veriyorduk. Kendimiz dışında nereye koştuysak gurbette kalıyor, gerçek hüznü yaşayan insanın yakınmayı bilmediğini düşünüyorduk.
Yaşanmamış çocukluğumuzun verdiği eksiklik bizi öylesine sarmalamıştı ki, karşılaştığımız her çocuğun hayatında kendimizi görüyorduk. Bulunduğumuz yerin ve ortamların hep en gerisi olduğumuz halde bizden nimet bakımından daha ileride olanlara asla imrenmiyorduk. Boynumuzda asılı duran kolyeyi aramak için dağda bayırda dolaşmıyor, benliğimizin birer cevher olduğunu iliklerimize kadar hissediyorduk. Yaşadığımız kederin erdemli olduğuna kanaat getiriyor, haysiyetli olanın paha biçilmez değerine talip oluyorduk.
Çoğu zaman suskunluğu ve hakikati korumak adına seçiyor, idraki zayıf olanların aksine suskunluğun bir güçsüzlük olarak algılamıyorduk. Kendimizi hiç bir zaman sanık sandalyesinde görmüyor her zaman tanık sandalyesinde oturduğumuzun farkındaydık. En derinlere saldığımız köklerimizi fırtınaya karşı bir kalkan yapıyorduk. Feleğin çemberinden geçtiğimiz şu günlerde cam fanus içinde saklı bir inci gibi duruyorduk. Kalbinde pıtrak yetiştirenlerin aksine zerre kadar kin gütmüyor, gönlümüzü vücudumuzun top yekûn iştirak ettiği bir seferberliğe açıyorduk.
Çok fazla kederli olduğumuz anlarda etrafımızda benzer acıların tezgahından geçmiş birileri olsun istiyorduk. Kederin yer çekimine duygudaşların tesellisiyle karşı koyuyorduk. Mevlana’nın aynı kelimeleri konuşan değil, aynı duyguyu paylaşanlar anlaşabilir deyişine kulak kesiliyorduk. Dertlerin yüreğin derinliklerinde taşınması gerektiğine inanıyor, ne dilin ne kalemin ne de silahın ucunda taşınmaması gerektiğine kanaat getiriyorduk. Kişinin ancak yüreğinde taşıdığı derdin hakiki kavgasını yaptığını ve derdiyle sahici yaşadığını düşünüyorduk. Ötekilerin sadece vicdanları rahatlatan, utançları örten kuru bir gürültüden ibaret olduğunu bizatihi hissiyatımızla anlıyorduk...