Söz&Kalem Dergisi - İbrahim Parıltı
Günümüzde seküler paradigma, ürettiği birtakım değerler üzerinden kendi meşruiyetini sağlamakta ve bunu insanlığa kabul ettirmeye çalışmaktadır. Bu değerler, insan hayatının bireysel ve toplumsal alanlarının yönlendirilmesinde kilit rol oynar.
Bir ülkenin eğitim müfredatından, uluslararası ilişkilere ve dahi insan haklarına kadar geniş bir yelpazede işlev gören bu değerler, modern insan için tartışılmazlığı ve bağlayıcılığı olduğu bir gerçektir. Burada değerlerden bahsederken, temelinde bu değerlerin politik ve siyasi değerler olduğunu unutmamak lazım. Bu minvalde yazımızda, hem gazze soykırımı ile ilişkisi bakımından hem de bu değerlerin en belirgin ifadesi olması bakımından “evrensel insan hakları”nı ve bu hakların yahudi kökenlerini irdeleyeceğiz.Evrensel insan hakları ile yahudi kökenleri arasındaki irtibatı derinlikli bir şekilde anlamakİçin evrensel insan hakları’nın paradigmasını ve tarihsel arka planını kavramamız gerekmektedir. Her şeyden önce, evrensel insan haklarını modern uluslararası toplumlarda somut güç yapan faktör modern paradigmadır. Modern dönemle ve özellikle fransız devrimi ile birlikte gayrişahsi ve tüzel biçimler modern uluslararası toplumlara egemen olmuştur.Modern hukuk ve siyaset paradigmasının şekillenmesinde yahudilerin doğrudan veya dolaylı etkileri olduğunu hatırlatmakta fayda var. Zira evrensel insan haklarını -başta liberal söylem olmak üzere- oluşturan temel unsurlar bu dönemde ortaya atılmıştır.
Tarihsel açıdan ise, 1. Dünya savaşı’yla birlikte büyük imparatorlukların çökmesinin ardından avrupa’da yükselen milliyetçilik ve antisemitizm, yahudilerin etnik ve kültürel olarak dışlanmasına neden oldu. Böylesine bir dışlanma, yahudiler açısından beklenmedik bir durumdu; çünkü yahudiler, yüzyıllar boyunca avrupa’da kök salmış ve avrupa ile kültürel ve entelektüel anlamda karşılıklı bir diyalog içinde olmuşlardı. Bundan dolayı yahudiler, karşı karşıya kaldıkları milliyetçilik ve antisemitizm sorununu çözmek için köklü ve uzun vadeli arayışlara girdiler. Bu arayışların sonucu, 1948’de israil’in kurulması ve “evrensel insan hakları beyannamesi”nin ilanı oldu. Bunlardan birincisi, yahudilerin kendilerine en başından beri vaat edildiklerine inandıkları bir amacı gerçekleştirmeye; diğeri ise bunun yahudiler için bir hak olduğuna ve uluslararası arenada tanınmalarına yönelik bir adımdı.
Yani bir bakıma evrensel insan hakları, balfour deklarasyonu ile temelleri atılan israil’in dokunulmazlığını teminat altına almış oluyordu. Yahudilerin imtiyazı her ne kadar evrenselinsan hakları beyannamesi’nde açıkça ifade edilmese de, bu beyannamenin din, dil, ırk,cinsiyet ve renk arasında ayrım yapılmaması gerektiğine yaptığı vurgu ile yahudilerin avrupa’da dışlanması arasında göz ardı edilemeyecek bir paralellik vardır. Öte taraftan evrensel insan hakları beyannamesi’nin ilan edildiği ortam, 1. Ve 2. Dünya savaşları’ndansonra yahudiler başta olmak üzere azınlıkların kendi ulusal ve özerk devletlerini henüz yeni kurmuş oldukları bir ortamdı. Böylelikle evrensel insan hakları beyannamesi, hemyahudilerin kendi ulusal çıkarlarının hem de diğer azınlıkların ulusal çıkarlarının politik ve uluslararası arenada işlev gördüğü kozmopolit bir güce dönüştü.
Evrensel insan haklarının, uluslararası arenada geçerli ve müşterek bir söylem olmasınısağlayan en önemli unsurlardan biri de, kendi döneminde toplumların ve özellikle azınlıklarınİlgisini çekebilecek vaatleri ve idealleri en iyi şekilde ifade edebilmiş olmasıdır. Bunun en bariz örneği, holokost’u evrensel insan hakları için katalizör olarak kullanan yahudilerin,evrensel insan haklarını 20. Yüzyılda yaygın olan “kolonyalizm” karşıtı bir söylem olarak lanse etmeleridir. Bu ise o dönemde gerek faşizm ve nazizm tarafından yürütülen politikalarla dışlanan azınlıkların, gerekse de britanya ve fransa gibi deniz aşırı imparatorlukların sömürgeleri altında bulunan milletlerin evrensel insan haklarınıbenimsemelerinde kilit rol oynadı.
Bununla birlikte, 2. Dünya savaşı sonrası dönem, soğuk savaş’ın ilk safhasıydı; batı bloğu ile doğu bloğu arasındaki ideolojik yarış henüz patlak vermemiş olsa da dünya bloklaşmaya doğru gidiyordu. Evrensel insan hakları söylemi, böyle bir ortamda birleştirici bir dil olarak görüldü. Ama aynı zamanda böyle bir söylem, iki bakımdan ideolojik bir araç olmaya adaydı: birincisi, evrensel insan hakları batı’nın ve özellikle de yahudilerin sözde medenileştirme misyonunun aracı olarak işlev görüyordu.
İkincisi ise batı, evrensel insan haklarını sovyetlere karşı politik bir silah olarak kullanıyordu.Evrensel insan haklarının benimsenmesi ve icra edilmesinde büyük bir rol oynayan birleşmiş milletlerin bu rolüne kısaca değinmemizde fayda var.
1945’te kurulan bm, evrensel insan haklarının oluşumunda üç yönden etkin bir faktör olmuştur. Birincisi, insan hakları için temel normatif çerçeveyi oluşturma; ikincisi ise denetim ve izleme mekanizmaları kurma. Birde bunların yanında eğitim, enformatik ve diplomatik baskı unsurlarını yürütme.
Bm ve yahudi ilişkisine dair, bm genel sekreteri antónio guterres 26 ocak 2024 tarihli konuşmasında şunları söylemişti: “bizi birleştiren tüm insanlar olarak, küçük olsun büyük olsun tüm hayatları korumak, insan haklarını yaşatmak görevimizdir. Antisemitizm ve tüm Biçimleriyle ırkçılık, yabancı düşmanlığı, hoşgörüsüzlük karşısında sessiz kalamayız.”Guterres’in bu konuşması hem bm ile yahudi ilişkisine hem de bm’nin evrensel insanHaklarının oluşumundaki rolüne dair çarpıcı ifadelerdir.Bütün bu mülahazalardan öte ve önce, evrensel insan haklarının gazze soykırımına ilişkin tarafgirliği ve duyarsızlığı artık küresel çapta bilinen bir gerçektir. Sadece evrensel insan hakları değil, aynı zamanda birleşmiş milletler ve uluslararası ceza mahkemesi gibi batılıkurumların ve bununla birlikte insan haklarının dokunulmazlığına vurgu yapan modern paradigmanın sarsıldığına şahit olmaktayız. Evrensel insan hakları, son kertede hukuk ve siyaset düzleminde olduğu kadar entelektüel, ekonomik ve sosyolojik düzlemde de değerler üreten çağdaş bir panteondur.