Rumeysa Baran - Söz&Kalem Dergisi
Günümüzde karşılıksız iyilik yapmak çoğu zaman küçümsenir oldu. “Niye karşılık beklemeden iyilik yapıyorsun ki?” gibi sorular, samimi çabaları alaya alıyor. Sosyal medyada dolaşan akımlarda, karşılıksız iyilik neredeyse mizah konusu hâline gelmiş durumda. Böyle bir atmosferde kalbini başkalarına açmak, artık ciddi bir cesaret gerektiriyor. Oysa asıl güç; tüm alaylara ve şüphelere rağmen iyiliği sürdürebilmektir.
Bir zamanlar hayatın temel ilkelerinden olan “iyilik yap, karşılık bekleme” anlayışı, bugün yerini “önce sen” düşüncesine bırakmış durumda. Bireyselliğin yükseldiği bu çağda fedakârlık, giderek nadirleşen bir erdem hâline geliyor. Oysa gerçek cesaret, popüler olanı takip etmekte değil; kalbini açabilmekte ve zorluklara rağmen başkaları için adım atabilmektedir.
Zaman hızla akarken, eskiden erdem sayılan pek çok değer geri plana itildi: anlayış, sabır ve karşılık beklemeden vermek… Günümüz çağının dilinde ise birilerini kırmak, kaba olmak ve “açık sözlülük” adı altında sert davranmak adeta marifet gibi görülüyor. Bugün bu kavramlar çoğu zaman zayıflıkla eş anlamlı kabul ediliyor. Oysa gözden kaçan bir gerçek var: İyilik, insanlığın en temel gücüdür.
Modern dünyada bireysel sınırlar çizmek önemli bir ihtiyaçtır. Ancak bu durum çoğu zaman bencillikle karıştırılıyor. Sosyal medyanın etkisiyle “kendini ezdirme” ve “önce kendine değer ver” söylemleri öne çıkarken, başkaları için alan açmak çoğu zaman gereksiz görülüyor. Oysa sağlıklı bir hayat, “ben” ile “biz” arasındaki dengeyi kurabilmekle mümkündür.
İnsan ilişkileri yalnızca sınırlarla değil; empati ve karşılıklı fedakârlıkla güçlenir. İslam’ın öğrettiği “isâr” yani başkasını kendine tercih etme hâli, insan ruhunun ulaşabileceği en yüce mertebelerden biridir. Kur’an-ı Kerim’de bu durum şöyle ifade edilir: “Kendileri ihtiyaç içinde olsalar bile, kardeşlerini kendilerine tercih ederler.”
(Haşr, 59/9)
İsâr ruhu, yalnızca bireysel iyiliklerde değil; İslam davasının taşınmasında da en önemli dayanaklardan biri olmuştur. Sahabeler, İslam’ın yayılması için mallarından, vakitlerinden ve gerektiğinde canlarından fedakârlık etmişlerdir. Çünkü dava bilinci; rahatını değil, sorumluluğunu öncelemeyi gerektirir. İslam tarihi boyunca nice mümin, ümmetin selameti için kendi nefsini geri plana atmış; böylece fedakârlık, davanın ruhunu ayakta tutan temel değerlerden biri hâline gelmiştir.
Bugün iyilik algısı da değişmiş durumda. Bir yanda gösterişli, alkış bekleyen yardımlar; diğer yanda ise görünmeyen gerçek iyilikler… Oysa gerçek iyilik, çoğu zaman kimsenin görmediği yerde gerçekleşir. Yapılan iyilikler, kalbin en saf yansımasıdır.
“Kendini sev” anlayışı, doğru yorumlandığında insanın kendine değer vermesini sağlar. Ancak bu anlayış, başkalarını tamamen görmezden gelmek anlamına gelmemelidir. Sağlam ilişkiler, bireyselliğin yanında paylaşmayı da barındırır.
Elbette insanın kendini koruması, sınır çizmesi gerekir. Fakat bu sınırlar duvar örmek için değil; sağlıklı bir mesafede kalıp empatiyi koruyabilmek içindir. Hz. Peygamber’in (sav) “Kolaylaştırın, zorlaştırmayın” öğüdü, bu dengeyi en güzel şekilde ifade eder. Gerektiğinde “hayır” diyebilmek önemlidir; ama kalbin başkalarına kapalı olmaması daha da önemlidir.
İslam davası, sadece sözle değil; sabırla, emekle ve fedakârlıkla taşınır. Bugün ümmetin en büyük ihtiyaçlarından biri de menfaatini değil kardeşini düşünen insanlardır. Çünkü bir dava, ancak yük omuzlayan insanların gayretiyle büyür. Rahatını terk edip sorumluluk alan her mümin, aslında iyiliğin yeniden yeryüzünde güç kazanmasına katkı sunmaktadır.
İyilik yapmak sadece başkalarına fayda sağlamak değildir; aynı zamanda insanın kendi ruhunu da büyütür. Kur’an’da bu hakikat şöyle anlatılır:
“İyilikle kötülük bir olmaz. Sen kötülüğü en güzel olanla sav; o zaman düşmanlık dostluğa dönüşür.” (Fussilet, 41/34)
Tarih boyunca fedakârlık, insanlığın en kıymetli değerlerinden biri olmuştur. Farklı kültürlerde de bu değer kendini göstermiştir. Japonya’daki “omotenashi” ya da Afrika’daki “ubuntu” anlayışı, karşılıksız iyiliğin toplumları nasıl ayakta tuttuğunu ortaya koyar. Değerler değişse de insanlığı ayakta tutan şey; paylaşmak, anlamak ve gerektiğinde kendinden verebilmektir.
Bugünün rekabetçi dünyasında iyilik, adeta bir karşı duruş gibidir. Sistem “al” derken, “veren” kişi dikkat çeker. Ama gerçekte dünyayı ayakta tutan şey; görünmeyen iyiliklerdir. Emek, fedakârlık ve içten gelen anlayış… Artık iyiliği, sosyal medya beğenileriyle değil; samimiyetle ölçme zamanı. Fedakârlık ise çoğu zaman sürdürülen bir direniştir. Bu direnişi hatırlamak ve yaşatmak, insan kalmanın en önemli yollarından biridir. Belki de bu çağın en büyük devrimi, iyi kalabilmektir. Ve eğer sen bu devrimin bir parçası olursan, iyilik yeniden dünyanın en güçlü “trendi” hâline gelebilir.