Said Gündüz - Söz&Kalem Dergisi
Orjinal Metin
Duyuların şehadeti tam ve mutlak değildir; zira onlar idrak ettikleri şeylerin çoğunda ya kusura düşer yahut hakikatin tamamını kuşatmaktan âciz kalırlar. Nice vakit olur ki his, hakikati perdeleyip eksik gösterir; sonra nefs, zamanın bir anında o kusuru fark eder, gizli kalmış olanı keşfeder ve idrakin daha sahih bir mertebesine erişir. Çünkü akıl, Hakk’ın nefse lütfettiği latif ve mücerred bir kuvvettir; bedendeki hiçbir uzuv ona ortak edilmemiştir.
Duyuların idraki ise cesed ile müşterektir. Cesed kesif, ağır ve tabiatın kayıtlarıyla mahpus olduğu için, nefsin görüşü onun karanlığıyla bulanır. Fakat ne zaman ki nefs aklın nuruyla düşünür ve bedenin şehvetleriyle süfli arzuları ona galebe çalmaz, işte o vakit idrak saflaşır; katışıksız, berrak ve hakikate daha yakın bir hale gelir.
Nefsin bedenle imtizacı onu kesafetle örter; bedenden ayrılışı ise letafetini açığa çıkarır. Buna mukabil beden, nefis ile birleşince hafifler; ondan mahrum kalınca ağırlığa gömülür. Bunun en zahir misali uykudadır. Uyuyan kimsenin bedeni son derece ağırlaşır; bunu yük taşıyanlar iyi bilir. Bu sebeple hamallar, taşıdıkları kişinin uyumamasına gayret ederler; çünkü kişi uyanık kaldığında nefis bedene daha kuvvetle yönelir ve cesed hafifler.
Uyku halinde ise nefs, yakaza âleminde perdelenmiş olduğu bazı manaları müşâhede eder; sadık rüyalarla nübüvvet nurundan bir lem’a seyreder. Çünkü nefs, bedenin meşgalesinden bir miktar sıyrıldığında gaybın işaretlerine ve varlığın gizli sırlarına daha açık hale gelir. Hatta insan böyle bir istiğrak anında yanı başındaki sesleri işitmez, gözünün önündeki şeylerin çoğunu dahi fark etmez. Zira o sırada idraki, suretlerin ağırlığından sıyrılıp mana ufkuna yönelmiştir.
Sadeleştirilmiş-Şerh
Duyularımız her zaman güvenilir değildir. Bazen bir şeyi eksik algılar, bazen de tamamen yanlış anlarız. Fakat insanın içinde, zamanla bu hataları fark eden daha derin bir idrak vardır. İnsan sonradan gerçeği görür, daha önce fark edemediği şeyleri anlar. Çünkü akıl, insana verilmiş özel bir yetidir; bedenin diğer organları gibi maddi değildir.
Duyular bedenle birlikte çalışır. Beden ise ağırdır, arzulara ve dünyevi isteklere bağlıdır. Bu yüzden insan sadece bedensel isteklerin etkisinde kaldığında hakikati tam göremez. Ama kişi aklıyla düşünüp nefsini tutkuların etkisinden kurtarabildiğinde, zihni berraklaşır ve olayları daha doğru kavrar.
İnsan ruhunun bedenle olan bağı arttıkça düşüncesi bulanıklaşır; bedensel meşguliyetlerden uzaklaştıkça ise iç dünyası daha açık hale gelir. Bunun en basit örneği uykudur. İnsan uyuduğunda bedeni ağırlaşır, fakat zihni bazen gündelik hayatta fark edemediği anlamları görmeye başlar. Kimi zaman rüyalarda insan, gerçeğe dair ince işaretler ve derin sezgiler hisseder. Çünkü ruh, bedenin yoğunluğundan bir ölçüde uzaklaştığında daha farklı bir farkındalık kazanır.
Bazen insan derin düşünceye daldığında çevresindeki sesleri duymaz, yanında olan şeyleri fark etmez. Çünkü dikkati dış dünyadan iç dünyaya yönelmiştir. İnsan hakikati yalnızca gözle ve kulakla değil, arınmış bir akıl ve berrak bir iç idrak ile anlayabilir. Hakikate yaklaşmak, biraz da insanın kendi iç gürültüsünü susturabilmesine bağlıdır.
*
Lügat:
Şehadet: Tanıklık etme
İdrak: Anlayış, kavrayış
Latif: Soyut
Mücerred: Cisimden ayrılan
Kesif: Karanlık, bulanık
Süfli: Bayağı, aşağı
İmtizacı: Uyum, kaynaşma
Zahir: Görünen
Yakaza: Uyanıklık
Müşâhede: Gözlemleme
Lem’a: Işık, parıltı
Gayb: Gizli, görünmeyen
*
Kaynak:
Eser: et-Takrib li-Haddi’l Mantık
Müellifi: İbni Hazm
Konu: Mantık, Felsefe, Dini Bilimler