Söz&Kalem-Yusuf Yetiş
İnsan, tarih boyunca neyin özgürlük olduğunu sorgulamadan durmadı; bu sorgulamanın etrafında medeniyetler inşa etmiş bir varlıktır ne de olsa. Ne var ki modern dünya, özgürlük iddiasıyla ortaya koyduğu ideolojilerle aslında insanı yeni tutsaklıklara mahkûm etmiştir. İnsanı Tanrı’dan azade bir varlık olarak konumlandıran ve onu merkeze alan bu ideolojiler, görünüşte bir kurtuluş vaadi sunsa da hakikatte insanı yaratılış sınırlarının dışına çıkararak köleleştirmiştir.
Bugün “özgürlük” adı altında sunulan pek çok şey, modern zamanların kutsal dogmalarına dönüşmüş durumda. Bireysel tatminin, sınırsız arzuların, kimliksizlik içinde kimlik arayışlarının özgürlükle eşleştirilmesi, bizi hem ontolojik hem de ahlaki bir savrulmanın eşiğine getirmiştir. Modern insan, artık ne kendisini ne de yaşadığı hayatı anlamlı bir bağlama oturtabilmektedir. İşte tam da burada, İslam’ın sunduğu sınır içinde özgürlük anlayışı, kurtuluşun anahtarı olarak yeniden parlamaktadır.
Bugünün ideolojileri, tıpkı geçmişin bâtıl dinleri gibi, insanı belli kalıplara sıkıştırır. Liberalizm bireyi kutsarken toplumu, sosyalizm toplumu kutsarken bireyi, feminizm cinsiyeti kutsarken insanın hakikat arayışını göz ardı eder. Bu ideolojiler, insana bir yön tayin ediyormuş gibi görünse de aslında onu kendine yabancılaştıran, parçalanmış bir benlik içine hapseder. Örneğin, bireysel özgürlüğü sınırsızlaştıran liberal anlayış, bireyi toplumsal bağlarından, aileden, ahlaki ilkelerden kopardığında geriye ne kalır? “Kendin ol” sloganı altında birey, kendi içindeki arzulara tapınmaya yönlendirilir. Oysa insanın kendi hevasına teslim olması, Kur’an’ın ifadesiyle “hevasını ilah edinmesidir”(Câsiye, 23). İşte bu, çağdaş köleliğin en net tanımıdır: Hevaya esir olmak.
İslam, insanı sınırlar içine alarak onu sınırlamaz; aksine onun hakiki doğasını korur. İnsanı Yaradan’ın koyduğu sınırlara riayet etmek, aslında insanın yaratılışına sadık kalmasıdır. Modern felsefenin tanınmış isimlerinden Alasdair MacIntyre’ın da vurguladığı gibi, bir varlığın doğasına uygun yaşaması, onun erdemli ve özgür olmasıdır. İslam’ın sınırları da bu bağlamda, insanın yaratılış hakikatine uygun yaşam alanını tarif eder.
Özgürlük, sınırsızlık değil; anlamlı sınırlar içinde hareket edebilme kabiliyetidir. Allah’ın koyduğu sınırlar, bireyi yok etmez; aksine onu yüceltir. Örneğin, zekât vermek görünürde maldan bir eksiltme gibi görünse de insanın mal karşısındaki köleliğini ortadan kaldırır. Oruç, arzulara ket vurmayı öğretir ve insanı nefsi karşısında özgürleştirir. Namaz, hayatın merkezine Rabbini koymaktır; ki bu, tüm ideolojik merkezlerin reddi anlamına gelir. Ve hicret… İnsanın benliğinden sıyrılması, bir yolunu bulup hakikat ile buluşması…
Kur’an’da hicret yalnızca fiziksel bir yer değiştirme değildir; aynı zamanda bir anlam değişimi, bir bilinç dönüşümüdür. Bugünün Müslümanı için hicret; sapkın ideolojilerin zihinsel ve duygusal kuşatmasından, Allah’ın belirlediği sınırlar içine yeniden yerleşmektir.
Bu hicret, ekranlara, alışveriş merkezlerine, sosyal medya algoritmalarına, yapay gündemlere, trendlere esir olmuş benlikler için bir kurtuluş çağrısıdır. Modern insanın zihin dünyası artık fiziksel zincirlerle değil, içselleştirilmiş köleliklerle çevrilidir. Bu yeni tutsaklık biçiminden ancak bir hicretle insan kurtulabilir: Nefsin merkezinden Rahman’ın merkezine hicret.
Hz. İbrahim’in putları kırışı bir fiziksel eylemden çok daha fazlasıdır. O, zihnindeki ve toplumundaki putları da kırmıştır. Bugün bizlerin de kırması gereken putlar vardır: Bireycilik putu, kariyer putu, cinsiyet putu, haz putu… Bunlar sadece fikirler değil, aynı zamanda insanı belirli davranışlara ve yaşam biçimlerine zorlayan modern tanrılardır.
Genç bir Müslüman düşünelim: Üniversitede okuyor, sosyal medyada aktif, modern kültürle iç içe. Ona sunulan hayat tasarımı nedir? “Kendini gerçekleştir, hazlarını keşfet, sınır tanıma.” Fakat aynı genç, geceleri iç sıkıntısıyla kıvranmakta, anlam bunalımı içinde yönünü kaybetmektedir. Çünkü özgür olduğu sanılan bu genç, aslında arzularına ve modern beklentilere esir düşmüştür.
Öte yandan, Kur’an merkezli bir hayatı önceleyen bir başka genç; sabah namazı için uyanıyor, infak ediyor, Kur’an’ı anlamaya çalışıyor, dünya nimetlerini hakiki değeriyle görüyor. O da aynı toplumda yaşıyor, aynı reklamları görüyor ama başka bir merkezden besleniyor. İşte hicret budur: Aynı coğrafyada, aynı evde, aynı odada başka bir bilinç düzeyinde yaşamaktır hicret.
Sapkın ideolojiler bizi sınırsızlık vaadiyle kendi ağlarına çekerken, İslam bizi sınırlarda saklı hakikate çağırıyor. Çünkü insan, ancak bir sınır içinde hakikati tecrübe edebilir. Allah’ın koyduğu sınırlar, kul için bir ceza değil; onun ruhunu koruyan bir rahmettir.
Hakiki özgürlük, hevaya kul olmaktan sıyrılmak; Rabbine kul olmakla başlar. Modern zamanlarda hicret, artık coğrafya değil, anlam değiştirmektir. Putlara değil Allah’a yönelmek, ideolojilere değil vahye bağlanmaktır.
Çünkü sadece O’na kul olanlar gerçek anlamda özgür olabilirler.