Söz&Kalem Dergisi - Abdulhakim Çiftçi
Uzun zaman olmuştu yazıya ara verdiği. Belki de hiç başlamamıştı ama yazdığını sanıyordu eskiden. Teyit etmek istiyordu bunu ama parmakları adeta pranga takılmışçasına hareket etmiyor, kelimeler parmaklarında düğümleniyordu. Zaten belliydi hiç yazmadığı. Devrik cümleleri peşi sıra diziyor, kendini bundan alıkoyamıyordu. Sahi ne olmuştu da böylesine körelmişti. Bir cümle için bir saat beklediği oluyordu. Bundan bir an önce kurtulmalıydı. Eski keskinliğine geri dönmek için kendini bileyecek bir şeye ihtiyacı vardı. Bunun için arayışlara giriyor ama hiçbir sonuç alamıyordu. Sonra aklına yaşadığı zorlu hayat ve içine düştüğü çekilmez durum geliyordu…
Bir yandan çevresindeki toplumsal anlayış onu yıpratıyor, diğer yandan yakınındaki insanlar onu yoruyordu. Üstelik geçirdiği hastalıkta ayrı bir konuydu. Yıllarca kitaplarla haşir neşir olmuş birisi nasıl olurda iki yıldır eline kitap almamıştı. Okurken aldığı bursu bile kitap almak için harcayan biri artık kendini tanıyamıyordu. Artık kitap okumak onun için lüks bir etkinliğe dönüşmüştü. Bir zamanlar Oğuz Atay’ın Tutunamayanlar’ından, Yaşar Kemal’in Teneke’sinden, Sezai Karakoç’un Mona Rosa’sından, Cahit Sıtkı’nın Yaş Otuz Beş şiirinden, Nuri Pakdil ‘in Kudüs’ünden, Gazzali’nin Tehafütü’nden, Fahrettin Razi’nin Tıbb-ı Ruhani’ sinden, İbn-i Sina’nın El Kanun Fit-tıp’ından, Aristo’dan, Spinoza’dan dem vuran kendinden bîhaber bu virane, şimdilerde artık günleri saymaya başlamıştı; hatta saatleri bile saydığı oluyordu.
Lisanstayken bütün ihtisas gruplarına, kitap tahlil gruplarına, sempozyumlara katılır hiçbirini kaçırmazdı. Konferansların hepsine katılır, yeri gelir orta öğretim öğrencilerine seminer bile verirdi. Fakültenin dergisinden tut, yerel gazetelere kendince bir şeyler karalardı. Bütün arkadaşları onun yüksek lisans yapacağını, iyi bir akademik kariyer sahibi olacağını düşünürdü. Hatta onu yıllar sonra gören bazı arkadaşları; ne yaptın, bitirdin mi tezini? Diye sorular sorduğu da oluyordu.
Okumadığı gün kendini karanlıkta sanırdı bir zamanlar; ama okumak, artık onun için bir işkenceye dönüşmüştü. Uzun metinleri desen artık göz ucuyla bile okumuyordu. Belli ki hayat, onu yıllardır sınadığı yetmiyormuş gibi üstüne üstüne geliyordu. Yüce dağın başı dumanlı olur diye kendine teselli vermeye çalışıyordu ama yüceliği mi kalmıştı artık, rüzgarda savrulan yaprağın?
Bazen artık ‘’buraya kadar benden, bu kadar!’’ deyip salıyordu kendini, ama daha iki dakika geçmeden; kendine gel! Yaşam Allah’ın bir lütfu. Her şeye rağmen hayat yaşamaya değer diyordu kendi kendine. Sonra İbn Rüşd’ün ‘’ Yumurta dıştan kırılırsa hayat biter, yumurta içten kırılırsa hayat başlar’’ sözü düşüyordu aklına. Ama bu söz onun için geçerli miydi diye kuşkuya kapılıyordu. Çünkü yıllardır içten çekiçle vuruyordu yumurtaya. Yumurtada kırılmak bir yana çatlak dahi oluşmuyordu. Belki de daha zamanı gelmemişti kırılmanın. Ama nasıl olur, kaç zaman geçti üzerinden. Daha ne kadar bekleyecekti. Ya içten vurmayı bilmiyordu ya da çekiçten daha ağır bir aletle vurmalıydı. Ya da daha kötüsü mü olmuştu diye iç geçirdi. Yumurta bir kere dıştan çatlamış olabilir miydi?
Bunu düşünmek bile istemiyordu. Sonra her ne olursa olsun verdiği mücadelenin, her şeye rağmen yeniden ayağa kalkıp gelen imtihanı göğüslemenin, aslında dıştan vurulan darbelere karşı bir kalkan olduğunu düşünüyordu. Evet, hayat onu defalarca dıştan kırmak istemişti aslında. Ama kıramamıştı. Tabi darbelerin verdiği bir yıpranmışlık vardı yine de. Aslında çok öteden beridir insanın bir nevi pişerek olgunlaşması gerektiğini, ağır ağır dönen değirmende öğütülüp, sonunda yalnız kalacağı dünya harmanında rüzgara karşı mücadele etmesi, hiç olmazsa bu uğurda çaba sarfetmesi gerektiğini hep düşünüp dururdu.
Sıranın ona geleceğini, daha doğrusu bu kadar çabuk sınanacağını, sıranın bu denli erken geleceğini hiç hesaba katmadan yapardı bunu. Halbuki şimdiye kadar beklediği sıralar ya ona en geç gelirdi ya da hiç gelmezdi. Hiç gelmeyeceğini bildiği sıralarda nice vakitler geçirir, halen bu anlamsızca huyunu devam ettirir bundan vazgeçmek için hiç çaba sarf etmezdi. Çünkü Ali Şeriati’nin zindan diye nitelendirdiği toplumun bunu zorunlu kıldığını düşünürdü. En çok ta kendilik zindanından kurtulmaya çalışmazdı. Aslında sorun tamda buradaydı.
Yumurtanın neden bir türlü içten kırılamadığı ortadaydı. Çünkü kendilik zindanından ve beden dahi bütün zindanlardan kurtulamıyordu. Belki de daha zamanı vardı. Ama onun çok zamanı yoktu. Hem zaman dediğin nedir ki? Biraz klişe olacak ama kısacık bir ömür, durakta beklenilen birkaç dakika ya da sefer süresi. Tabi bu; yaşam kalitesi yüksek, sağlıklı, huzurlu ve mutlu insanlar için geçerli. Yoksa müptela-yı gama düçar olmuşlar için bir şeb-i yelda (yılın en uzun gecesi). Tabi birde yumurtadan çıkamayan bu ah-u figan, bizatihi kalemin sahibi için bir mahpushane.