Söz&Kalem Dergisi - Yusuf Serik
Son birkaç yüzyıldır Müslümanlar olarak tarihimizden, kültür ve medeniyetimizden ve öz benliğimizden koptuk. Bu kopuş bizleri bugün ümmet olarak içerisinde bulunduğumuz acı duruma getirdi ne yazık ki.
Müslümanlar olarak İslam coğrafyasından ve eşsiz tarihimizden bihaberiz. Bihaber oluşumuz sadece bilmediğimizden veya tanımadığımdan kaynaklanmıyor, bilmek istemiyoruz veya duymak istemiyoruz belki de. İslam coğrafyasından bihaber olduğumuz için de Balkanlar’daki, Kafkasya’daki, Avrupa’daki, Afrika’daki ve Asya’daki Müslüman kardeşlerimizle bağımız çok zayıfladı.
Halbuki inanç birliğimiz olan her Müslüman ırkı, dili, rengi ve coğrafyası fark etmeksizin bizim kardeşimizdir. Yeryüzünün neresinde olursa olsun iman eden her Müslüman kardeşimizdir. İslam coğrafyasındaki Müslüman kardeşlerimizin sorunlarını kendi sorunumuz, acılarını kendi acımız olarak bilmeliyiz ki İslam kardeşliği tam olarak tesis edilebilsin ve “kardeşlik” havada kalmasın.
Maalesef İslam coğrafyasında Müslümanların yaşadığı sorunlar, sıkıntılar dert edinilmiyor artık. Son yıllarda Suriye, Irak, Arakan, Afganistan, Doğu Türkistan, Bangladeş, Pakistan, Hindistan, Keşmir, Bosna, Filistin, Yemen, Mısır, Libya ve Tunus’ta Müslümanların yaşadığı katliamları, soykırımları, ekonomik ambargoları, asimilasyonları ve tehcirleri hangi Müslüman dert ediniyor? Dert edinmeyi bırakın, o kadar duyarsızlaştık ki kimsenin umrunda değil artık! Daha ne zamana kadar seyredeceğiz?
İslam coğrafyası olarak olarak bu girdaptan, buhrandan çıkmak istiyorsak ümmet olarak siyasi, ekonomik, tarihi ve kültürel birliğimizi yeniden tesis etmemiz gerekmektedir. “Birlik” derken elbette hayali ve imkânsız bir birlikten yani ütopik bir “vahdet”ten söz etmiyorum.
Müslümanlar olarak vahdetten yana irademizi ortaya koyarsak vahdetin sağlanması imkânsız değildir. Ama bunun gerçekleşebilmesi için birtakım şartlar vardır. Bunun öncelikli şartı Müslümanların dili, ırkı, rengi, mezhebi ve meşrebi ne olursa olsun birbirlerini kardeş kabul etmeleridir.
Vahdetin sağlanabilmesi için tarih boyunca çözülememiş sadece kan ve gözyaşına sebep olmuş ihtilafları da bir kenara bırakmak gerekmektedir. Yoksa yüzyıllardır oluk oluk akan kan akmaya devam edecek.
Üzerine daha çok konuşulabilir ama son olarak da eğer bir vahdet olacaksa bunun gerçekleşebilmesi için aidiyet bilincine sahip olunması gerekmektedir. Aidiyetten kastımız her Müslümanın kendini İslam coğrafyasının bir parçası olarak görmesi ve kendini İslam coğrafyasına ait hissetmesidir. Müslümanların kendini İslam coğrafyasına ait hissetmesi için de öncelikle İslam coğrafyasını tanıması gerekmektedir ki aidiyet bilinci oluşsun.
İslam coğrafyası, tarihin hiçbir döneminde sıradan bir coğrafya olarak görülmedi. Tarihte İslam coğrafyası için yapılan savaşlara, mücadelelere baktığımızda bu hakikati daha açık bir şekilde görebiliyoruz.
İslam coğrafyasının başta Kudüs, Mekke, Medine, Kahire, İstanbul, Kurtuba, Bağdat, San’a, Şam, İstanbul, Buhara, Hive ve Semerkand olmak üzere tüm şehirleri hem tarihi itibariyle hem eşsiz güzellikleriyle hem muhteşem mimari eserleriyle hem de ilim şehirleri olması hasebiyle her açıdan eşsiz şehirler olarak kabul edilmektedir.
İslam coğrafyasını diğer coğrafyalardan ayırt eden en önemli özelliği vahyin sağanak sağanak yağdığı, sayısız peygamberlerin gönderildiği mukaddes bir coğrafya olmasıdır. İslam coğrafyasında hemen hemen her peygamberin ayak izine ve hatırasına rastlayabilirsiniz. Bu açıdan İslam coğrafyasının eşi benzeri yoktur.
Irkların, dillerin, renklerin ve kültürlerin çeşitliliği açısından da İslam coğrafyasının bir benzeri yoktur. Şu an İslam coğrafyasında var olan çeşitlilik başka hiçbir coğrafyada yoktur. Birbirinden farklı dilleri, ırkları, renkleri ve kültürleri ancak İslam kardeşliği tutabilirdi zaten.
İslam kardeşliğini anlatma açısından şöyle bir anımı anlatarak bitirmek istiyorum. Kaldığım şehirde sürekli gittiğim camiye yılın belirli zamanlarında İslam coğrafyasının muhtelif yerlerinden kardeşlerimiz misafir oluyor, ben de hemen hepsiyle özellikle tanışıyorum, hal hatırlarını soruyorum, geldikleri yerler hakkında bilgi alıyorum. Bu vesileyle İslam coğrafyasının birçok yerinden gelen kardeşlerle tanışma fırsatım oldu elhamdülillah.
Yine böyle bir vakitte Fas’tan Enes isminde bir kardeşimiz ve aslen Fransa’nın Marsilya şehrinde doğmuş Müslüman olduktan sonra da adını Bilal olarak değiştiren bir kardeşimiz ve daha birçok ülkeden gelen kardeşimiz camimize misafir olmuşlardı. Onlarla da tanıştık, muhabbet ettik. Hepimizin ırkı, dili, rengi, doğduğu yer, mezhebi ve meşrebi farklıydı. Ama yatsı namazı için müezzin kamet getirdiğinde hepimiz İslam ortak paydasında birleştik ve aynı safa durarak bütün farklılıklarımızı bir kenara ittik. Yatsı namazı sırasında yan yana olduğumuz bu kardeşlerle namaz kılarken bunları düşünürken Allah’a bir kez daha hamd ettim.