Söz&Kalem-Mustafa Gözel
İnançlar, bireylerin ve toplumların hayatına yön veren en güçlü değerlerdir. İnanç dışında, insan hayatını baştan sona değiştirebilecek başka bir güç yoktur. Bu nedenle, bir inanç ne kadar kapsayıcı, dönüştürücü ve evrensel bir yapıya sahipse, ona yönelik saldırılar da o ölçüde büyük olur. İslam da böyle bir sistemdir. Tarihin her döneminde farklı biçimlerde hedef alınmış, baskılanmaya çalışılmış ancak gücünü kaybetmemiştir. İslam, sadece bireysel bir iman biçimi değil, aynı zamanda bir hayat nizamıdır. Müntesiplerinin inançlarından ibadetlerine, giyimlerinden konuşma biçimlerine, alışveriş ahlakından siyasal duruşlarına kadar hayatın bütün alanlarını kuşatan bir değerler bütünüdür.
Bu yönüyle İslam, yalnızca kalplere hitap eden bir din değil; aynı zamanda hayatı şekillendiren bir medeniyet projesidir. Mensupları ona ne kadar bağlansa ve sahip çıksa, saldırıların şiddeti de o derece artar. Küresel sistem, kendisi gibi düşünmeyen, kendisi gibi bir yaşam tarzını benimsemeyenleri kabullenemediği gibi onları yok etmeye veya asimile etmeye de çalışır.
İslam ve ona gönül verenler, İslam’ın bu bütüncül yapısından ötürü her dönem farklı şekillerde saldırılara maruz kalmıştır. İlk yıllarda bireysel ve fiziksel baskılarla başlayan bu saldırılar, zamanla toplumsal, kurumsal ve küresel boyutlar kazanmıştır. Müslüman birey, İslam ile ne kadar bütünleşirse, İslam'ı ne kadar hayatının merkezine yerleştirirse, küresel sistemin ona karşı uyguladığı asimilasyon, dışlama, baskı ve itibarsızlaştırma politikaları da o kadar yoğun olur. Çünkü İslam’ın insanlığa sunduğu hayat, kendisine inansın veya inanmasın bütün insanlık bireylerinin can, mal, akıl, nesil ve din emniyetlerini güvence altına almaktadır. Bu da küresel sistemin işleyişine aykırı olduğundan dolayı, onu yok etmek veya yok edemiyorsa bile istediği bir düzeye getirmeyi amaçlar.
Bu yüzden Müslüman toplumlara karşı uygulanan saldırılar sadece askeri işgallerle sınırlı kalmaz. Kültürel yozlaştırmadan medya manipülasyonuna, ekonomik bağımlılıktan dijital gözetim ve İslamofobiye kadar pek çok farklı düzlemde yürütülür. Hedef, Müslümanların zihnini, kimliğini, tarihini ve özgüvenini parçalamak ve böylece küresel sistemin bir parçası haline dönüştürmektir.
Ancak bütün bu saldırılara rağmen İslam, direncini, cazibesini ve dönüştürücü gücünü kaybetmemiştir. Her baskı döneminden sonra yeniden güçlenmiş, yeni kuşaklara yeni ümitler taşımıştır. Çünkü İslam’ın özünde, insan fıtratına uygun bir hayat anlayışı ve evrensel bir hakikat iddiası vardır.
Müslümanlara Yönelik Küresel Saldırıların Temel Sebepleri
Müslümanlara yönelik küresel saldırıların temelinde çok katmanlı ve tarihsel bir yapı vardır. Bu saldırıların sebepleri tarihi, ideolojik, siyasi, ekonomik ve psikolojik boyutlar içerir. Küresel ölçekte gerçekleşen bu saldırılar, sadece bireysel ya da lokal olaylardan ibaret değildir. Hindistan’daki Hinduların, Müslümanlara yönelik aşağılayıcı saldırıları, Çin devletinin Müslüman Uygur Türklerine yönelik asimilasyon politikaları, Siyonist terör rejiminin Gazze’ye yönelik soykırımı, Batıdaki camilere yönelik saldırılar ve başörtü yasakları, Türkiye’deki laik/seküler kesimin İslami hükümlerin tebliğine yönelik saldırılar; gösteriyor ki bütün bunlar ırk ve mezhep bağlamından bağımsız olarak gerçekleşiyor. Bu saldırılar; tarihsel, politik, ideolojik ve ekonomik bağlamlara sahip sistematik bir yapının ürünüdür. Fiziksel şiddet, kültürel aşağılamalar, ekonomik yaptırımlar ve medya manipülasyonları gibi farklı düzlemlerde tezahür eden bu saldırılar, derin bir arka plana dayanmaktadır.
Sömürgecilik ve Modern Emperyalizm
19. ve 20. yüzyılda, hilafetin zayıflaması ve çöküşüyle birlikte, İslam dünyası Batılı güçler tarafından sömürgeleştirilmiştir. Birçok İslam ülkesinin sınırları, Batılı devletlerin çıkarları doğrultusunda belirlenmiştir. Bu yapay sınırlar, Kürt-Türk, Arap-Fars, Şii-Sünni gibi etnik ve mezhebi çatışmalara neden olmuş ve günümüzdeki büyük kargaşaların temelini atmıştır. Bu dönemde Müslüman topluluklar, siyasi, kültürel ve ekonomik olarak sömürülmüş, kimliklerinden uzaklaştırılmaya çalışılmıştır. İslam’ın sunduğu yaşam tarzı, bir zamanlar kendi bünyesindeki tebaayı etkilerken, gelinen noktada Müslüman kimliği bir utanç kaynağı hâline getirilmiştir. Bugün, Müslüman bir birey, bir AVM’de ya da sosyal bir alanda "mescit var mı?" gibi bir soru sormaktan çekinir hale gelmiştir.
Tarihî Düşmanlık ve Haçlı Mirası
İslam’a karşı duyulan düşmanlığın kökenlerinden biri, Batı dünyasında Haçlı Seferleri’yle başlayan bir süreçtir. Bu düşmanlık zamanla kültürel bir mirasa dönüşmüş ve Batı toplumlarında İslam, "öteki" ve "tehdit" olarak kodlanmıştır. Haçlı Seferleri sırasında birçok İslami kaynak ya yok edilmiş ya da Batı'ya taşınmıştır. İslam medeniyetinin sanat ve siyaset alanındaki başarıları Batı için daima bir tehdit unsuru olarak görülmüştür. Bu tarihsel miras, günümüzde de Batı’daki İslam karşıtlığını besleyen önemli bir faktördür.
Jeopolitik Çıkarlar ve Enerji Mücadelesi
Müslüman ülkelerin birçoğu, petrol ve doğalgaz gibi stratejik doğal kaynaklara sahiptir. Bu kaynakların denetimi, Batılı güçlerin öncelikli hedeflerinden biri hâline gelmiştir. Irak, Afganistan, Suriye, Yemen, Filistin gibi ülkeleri uzlaşı yoluyla işgal edemeyen batılı güçler, soykırımla, iç savaşla, mezhep savaşıyla, ekonomik yaptırımlarla işgal etmeyi planlıyor. Onların amacı bu ülkelerden bir toprak parçası elde etmek değil, o ülkenin insanlarından aynı ırktan birini onların başına lider olarak atamak ve bu yolla oraların zenginliklerini elde etmeyi hedefliyor. Adeta sağılmaya hazır bir inek haline getirmek istiyor. Suudi Arabistan, BAE, Ürdün gibi ülkeleri de uzlaşı yoluyla manen işgal etmişlerdir. Özellikle Orta Doğu’daki istikrarsızlık ortamı, yeraltı zenginliklerine ulaşmayı kolaylaştırmak için bilinçli olarak beslenmektedir. Sözde “demokrasi” ve “terörle mücadele” bahaneleriyle yapılan askerî operasyonlar da çoğunlukla bu jeopolitik hesapların bir parçasıdır.
Medya Propagandası ve İslamofobi
Özellikle 11 Eylül 2001 sonrası dönemde Batı medyasında İslam, sistematik olarak “şiddet”, “terör” ve “gerilik” ile özdeşleştirilmeye başlanmıştır. Bu durum, toplumlarda Müslümanlara karşı korku ve öfkenin artmasına neden olmuş; İslamofobi devlet politikalarını da şekillendirmiştir. Cami saldırıları, başörtüsü yasakları, Kur’an yakma eylemleri ve sosyal medyada yaygınlaşan nefret söylemleri bu sürecin yansımalarıdır. Batı’da Kur’an yakma eylemleri politikacıların eliyle yapılırken, Ortadoğu’da –onların deyimiyle- en radikal Müslüman’ın dahi İncil, Tevrat veya herhangi bir metnin yaktığı görülmemiştir. Bunlara rağmen “terörist” yaftası yiyen yine Müslümanlar olmuştur.
Müslümanlara yönelik küresel saldırılar, sadece güncel olaylarla açıklanamayacak kadar köklü bir geçmişe ve çok yönlü sebeplere sahiptir. Bu saldırılar tarihî rekabet, sömürgecilik, enerji politikaları, ideolojik korkular ve kültürel üstünlük iddialarının birleşimiyle şekillenmektedir. Aynı zamanda Müslüman toplumların içsel zayıflıkları, mezhep kavgaları da bu süreci kolaylaştırmaktadır.
Allah’a emanet olun.