Söz&Kalem - Merve Şimşek
“Nietzsche felsefeciydi, üniversitede ders verirdi; babaannem ise sıradan biriydi ve hayatında okul yüzü görmemişti. Ünlüydü Nietzsche ve bütün Avrupa ondan hayranlıkla bahsederdi; babaannem ise yalnızca kendi köyünde bilindi ve bir avuç insan tarafından tanındı.” der Mustafa Ulusoy “Nietzsche ve Babaannem”de. İnsanın kendine yabancılaşmasını ele alırken, aynı dünyaya misafir olan bu iki zıt görünen hayatın aslında ortak zeminde buluştuğunu belirtir. Yazar, bir karara varmaları gerektiğini ve kendi kimliklerini üzerine inşa edecekleri temel dayanakları seçmek için bir ‘tercih’ yapmak zorunda olduklarını aktarır. Nietzsche’nin kolay olana, babaannenin ise zor olana talip olduğunu anlıyoruz kitabın sonunda. Çünkü kimliğini temellendirdiği olgu, birisi için ‘hiçlik’ iken diğeri ‘varlık’ olarak tanımlar. İki farklı kültürün temsilcisi olan bu iki profildeki kimlik yapısı, birbirinden tamamen ayrışan medeniyetlerin tecessüm etmiş halleridirler.
Kendimize şu soruyu sormak ile başlayalım: Kimliğimiz/kişiliğimiz nereye doğru akıyor?
İnsanın biyolojik gelişiminin bir basamağı olan kimlik gelişimi, üzerinde çok fazla teorilerin yazıldığı bir konu olması hasebiyle kimliğin şekillenmesinde karmaşık denklemleri çıkarır karşımıza. Biz konumuzla ilişkili olarak Erikson’un psikososyal gelişim kuramına göre gençlik döneminin en önemli görevinin ‘sağlam bir kimlik’ inşa etmek olduğu fikrinden yola çıkacağız. Ergenlik dönemindeki temel çatışma, bireyin ‘kimlik kazanımına karşı rol karmaşası’ yaşamasıdır. Sürecin sonunda bir çözüme kavuşanlar tutarlı bir kimlik edinirken süreci anlamlı bir netice ile sondandıramayan bireyler kimlik karmaşası, aidiyet eksikliği veya yönsüzlük yaşamaktadır.
“Ben kimim?” sorusuna verilen öznel her bir cevap, kimliğimizin çerçevesini oluşturmaktadır. Kimlik ve kişilik, kişinin kendisini tanımlarken dayandığı değerler, inançlar, kültürel yapı, toplumsal roller, aidiyet duygusu veya yaşam deneyimlerinin bütünü ve daha fazlasıdır. Her ne kadar kişilik dediğimiz kavram kimlik yerine kullanılsa da kişilik, daha stabil ve bireysel özelliklerin mizaca dayandığı karakterin bir yansımasıdır. Dışadönük/içedönük olup girişken ve konuşkan olmak, sorumluluk sahibi olup düzenli ve disiplinli olmak, kaygılı veya telaşlı olmak özelliklerinin tamamı kişiliğin kapsamındadır. Yani, kişilik doğuştan gelen eğilimlerle başlarken, kimlik ise yaşanılan kültürle biçimlenmektedir.
Dinamik yapısıyla dış dünyanın ve çevresel etmenlerin direk hedefinde olup bizzat dışsal faktörlerden etkilenebilen insan kişiliği, şahit olduğu her yere/şeye doğru akabilmektedir. Kimlik arayışlarıyla adından oldukça söz ettiren ergenlik dönemi krizleri, aslında önemli bir eksikliğin de tezahürü sayılmaktadır. Çünkü kimlik arayışında olmak tenezzülünde bulunmayan ‘ipotekli veya moratoryum kimlikleri’ benimsemiş birçok birey, dalgasına kapıldığı çeşitli suların farkında dahi olmayabiliyor. Maalesef ki dalgasına kapıldığımız bu akarsu kimi zaman kapitalizm olurken kimi zaman da bir genç için feminizm furyasının sözde özgürlükçü söylemlerine kulak vermekle tezahür ediyor.
Örneğin Avrupa’nın kapitalist kültüründe yetişmiş bir genç, Batı toplumlarınca enjekte edilen bireysellik ve tüketim odaklı haz anlayışından payına düşeni alırken İslam kültür ve medeniyetinin salık verildiği bir toplumda yardımseverlik, merhamet gibi rahmani özelliklerin toplumsal olarak yaygınlaşmış olması daha muhtemeldir.
Kültür ve Kimliğin Yapılandırılması
Dünya devletlerinin globalleşmek gibi bir mefkuresi yok iken; her kültürün, kabilenin veya toplumun kendine has parmak izi mesabesinde kültürel kodları vardı. ‘Globalleşen dünya’ söylemi ve kapitalizmin bu yöndeki politikaları başta Afrika’nın kabile renklerini yok etmek ve daha sonra tek tipleşen bir dünya düzeni ile farklı zevkler, tatlar ve ritüelleri ortadan kaldırmayı amaçlamaktadır. Tüm bunlar, kapitalist kültürün kendisinden olmayan herkesi tektipleştirmesinin ve dünya milletlerinin iplerini kendi tekellerine almak istemesinin yalnızca bir örneğidir.
Peki globalleşmenin eşiğini çoktan aşmış 21. yy’ın ilk çeyreğini sonlandırmak üzere olan ve eşsiz birer kültürün temsilcisi olan köklü kültürel mirasa sahip toplumun fertleri olarak bizler bu olgunun ne kadar farkındayız?
Kültürel miras çoğunlukla taş binalar, kadim şehirler ya da sanat eserleriyle somut bir zemine indirgenip sınırlı bir bağlamda ele alınsa da, aslında somut olmayan kültürel miras toplumun hafızasının şekillenmesinde ve mevcut kimliğimizi açıklarken geçmişle kurulan bağlarda dipdiri vaziyette bir karar merciidir. Çünkü miras denilerek geçmişe gömülen kültürel varlık, yalnızca geçmişi korumakla görevli, mensuplarına ‘muhafazakar’ etiketi yapıştırmakla sorumlu değildir; bugün kendimizi kim olarak tanımladığımız noktasında ve gelecekte kim olacağımızı da şekillendirmektedir. Bu bağlamda, kültürel bağlardan kopmuş bireylerde kimlik karmaşası, yalnızlık ve köksüzlük hissinin gelişmesi, kültürel mirasla bağını koparmış birinin yabancılaşma ve aidiyetsizlik yaşaması işten bile değildir.
Tüm bunlarla birlikte ideolojilerin birbirine karıştığı, kültürlerin bir sentez ve asimilasyonla evrildiği, sosyal medya görünürlüğünün imajlarımızı zedelediği bir dünyanın ortasında insan başını ellerinin arasına alarak şu mühim soruyu sormalı kendisine: Bu küresel dünyanın maymun iştahlılığının bir sonu yok mu?
Karşılaştığımız her kültürün etkisinde kalarak özenti kimliklerin ve oradan bunu şuradan da şunu alayım isteğinin son bulmadığı ortaya karışık ‘doğu-batı sentezli’ kimliğin oluşumu, sınırları çizilmemiş kimliksiz bir kişiliğe dönüştürmektedir hayatlarımızı. Böylece kişiliğimiz yalnızca özenti kimliklerin bir koleksiyonuna dönüşmektedir. Bu nedenle kültürel mirasın aidiyet duygusunu yaşatmasını, kültürümüze ve şahsımıza dair belli başlı temellerle şekil vermesini önceleyerek sempati beslediğimiz her uçuk fikrin hegemonyasına girmeyi önleyebiliriz.Yazımızın başına dönersek, Nietzsche’nin ve babaannemizin yaptığı seçimlerin onların kimliklerindeki iz düşümü ne kadar da ayırıcı ve belirgindi değil mi? Her ikisinin de kültürel mirasının keskin sınırları, kişiliklerini şekillendirirken bambaşka faktörlerin esareti altına girmemişti.
Hülasa, emperyal ve kapital sistemin dayattığı tektipleştirme ve bulanıklaştırma gayesi yalnız somut kültürel mirası değil, temel dayanak noktaları olan bir toplumun zihnî yapısını, kimliğini ve kişiliğini de işgal eder. Yok etmeye çalıştığı şey, ‘insanın kim olduğu bilgisi’ne asla ulaşamaması için onu muğlaklığa mahkum etmesi veya onu tatmin edecek aidiyet bağını koparmaya çalışmasıdır. Bu yüzden kimlik ve kişiliğimizin inşasında bilinçli seçimler yapmak, dayatılan söylemleri elemek için şuurla bezenmek bir direniş biçimidir.